Evrim & Evrim Teorisi


Ana Sayfa | Arşiv - Diğer Sayfalar | Ağustos 2008 | Eylül 2008 | Kasım 2008 |

Neandertal kalıtımı iki yıl sonra tamam

7/9/2008 08:45

Max-Planck Evrimsel Antropoloji araştırmacıları bir Amerikan kuruluşuyla birlikte Neandertal insanının kalıtımını çözmek istiyorlar. Kalıtım malzemesi DNA, yeni bir teknikle yaklaşık olarak 30.000 yıllık bir iskeletten elde edilecek. 454 Life Sciences Corparation firması tarafından geliştirilen teknoloji, Neandertal fosillerinden DNA çıkarmaya, çözmeye ve zincir moleküllerinin baz dizisini saptamaya izin vermekte.

Bilim adamları ilk aşamada Hırvatistan’da bulunan 38.000 yıllık bir Neandertal fosilindeki bir milyon baz çiftini çözdüler. Eski tekniklerle bu mümkün değildi diyor Max-Planck araştırmacılar. Bir organizma öldüğü zaman, hücreleri bakteri ve mantarlarca indirgenmekte. Ve bu indirgeme sürecinde DNA önemli ölçüde zarar görmekte.

Kalıtım malzemesinden geriye kalanlar fosilleşme sırasında küçük parçalara dağıldıktan sonra kimyasal değişimden geçmekte. Dolayısıyla da fosilleşmiş kemiklerde bakterilerin ve mantarların kalıtımı da bulunmakta.

Ayrıca kemiklerle daha önce çalışan bilim adamları da malzemeyi kirletmiş olabiliyorlar. Max Planck Enstitüsü’nden Svante P??bo, hangi DNA’nın kemiğe ait olduğunu belirleyen bir yöntem geliştirdiği gibi kimyasal değişimden geçen çok kısa DNA parçalarıyla çalışmaya izin veren teknik çözümler de buldu.

Bu teknikler şimdi 454 Life Sciences firmasının yeni DNA sekanslama yöntemiyle birleştirilecek. Yeni teknolojinin yardımıyla az miktarda kemik malzemesinden DNA dizilerinin,bir milyonda dörtte biri çoğaltılıp birkaç saat içinde tek bir makinede çözülebilmekte.

Araştırmacılar, Neandertal kalıtımının meydana geldiği üç milyon baz çiftinden bir taslak oluşturabilmek için Neandertal fosilinin yaklaşık olarak 60 milyar baz çiftini belirlemek istiyorlar. Bu çalışma için farklı Neandertal fosillerinden alınan örnekler kullanılacak. 1856 yılında bulunan ilk Neandertal fosili de çalışmaya dahil edilecek.

Neandertal kalıtımının çözülümünden sonra sonuçlar, modern insan ve şempanzenin kalıtımlarıyla karşılaştırılacak. Bilim adamları yeni araştırmalarıyla modern insan ve Neandertal arasındaki evrimsel akrabalık hakkında yeni bilgiler edinebilmeyi umuyorlar.

Karşıtlaştırmanın öte yandan insanı Afrika’dan çıkarak tüm dünyaya yayılmasına neden olan genetik değişimleri de göstermesi beklenmekte. Araştırma,Svante P??bo ve 454 Life Sciences firmasının Moleküler Biyoloji yönetici Michael Egholm tarafından yönetilecek. Max-Planck Birliği tarafından finanse edilen çalışmanın iki yılda tamamlanacağı sanılmakta.

http://www.hurriyet.com.tr/bilim/4938468.asp?gid=50

 

Papa 16. Benedikt evrimi tartışıyor

7/9/2008 08:44

Papa 16. Benedikt evrimi tartışıyor
İsmet Berkan

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=197656
03/09/2006

Siz bu satırları okurken İtalya'nın başkenti Roma'da, Vatikan'daki Castel Gandolfo'da bir toplantının son bölümü başlamış ve devam ediyor olacak.

Aslında bu toplantı uzun yıllardan beri her yıl bir hafta sonu boyunca yapılıyor ama yeri ve konusu değişiyor. Toplantılara, şimdi adı Papa 16. Benedikt olan eski ve saygın bir Alman profesör, Joseph Ratzinger başkanlık ediyor, katılımcılar ise o profesörün eski doktora öğrencileri. Ve bu yılki toplantının konusu evrim teorisi.

Aslında bu önemli toplantıyı anlatmaya onun yapıldığı yerden,
yani Castel Gandolfo'dan başlamalıyım. Vatikan'ın göbeğindeki bu bina, dünya çapında bir rasathane. Katolik Kilisesi'nin Galileo'yu yanlış yere suçladığını kabul etmesinden 100 yıl sonra inşa edilmiş. Binanın kendisi, kilisenin bilimle birlikte yaşadığının sembolü adeta.
Peki acaba toplantıda ne konuşulacak, nasıl bir sonuç alınacak? Bunu bilmeye imkân yok, çünkü toplantılardan sonra ne bir açıklama yapılıyor ne de bir sonuç bildirisi ortaya çıkıyor.

Ama yine de, özellikle Papa'nın evrimle ilgili eski düşünceleri bilindiği için bazı sonuçlar çıkarmaya çalışanlar var. Mesela, The New York Times'ın aktardığına göre çok sayıda kilise uzmanı, Papa'nın evrim teorisiyle olan sorunlarının, bu teori aracılığıyla Tanrı'yı yok saymaya çalışanlarla olan sorunlarından çok daha az olduğuna inanıyor.

Geçen yıl önde gelen bir kardinal, Darwinizm ile Katolisizm'in birbirine uyumlu olduğu konusunda ciddi şüpheleri bulunduğunu söylemiş, Papa da evrenin yaratılmasının 'içinde akıl olan bir proje' olduğunu bildirmişti.

Geçmişinde bilimle çatışmanın uzun tarihi izleri bulunan Katolik Kilisesi, bundan bir süre önce Tanrı'nın mutlak yaratıcı olduğunun altını çizmekle birlikte evrim teorisini kabul etme noktasında nötr bir pozisyon almıştı.

1996'da Papa Jean Paul evrimin 'bir hipotezden daha fazla bir şey' olduğunu ilan etmiş, 2004 yılında o zamanlar kardinal olan bugünkü Papa Benedikt, dünyanın hemen hemen dört milyar yaşında olduğuna ve türlerin evrim yoluyla değiştiğine ilişkin bilimsel bir makaleyi sunmuştu.

Aynı makalede, evrim teorisine karşı çıkan güvenilir (credible) başka bir bilimsel çalışma olmadığı, modern biyolojinin dünya üzerindeki hayatın çeşitliliğini açıkladığı da söyleniyordu.

İşte bu geçmiş bilgiler ışığında bilimciler ve kilise uzmanları, bu hafta sonu gerçekleşen toplantının sonunda Papa'nın ve kilisenin görüşlerinin 'akıllı tasarım' ve dünyamızın sadece 6 bin yaşında olduğunu öne süren Amerikan tarzı yaradılışçılığa yaklaşmasını beklemiyor.
Joseph Fessio adlı bir Amerikan din adamı, The New York Times'a, "Bence konuyu görmezden gelecekler" diye öngörüde bulunmuş, "Çünkü akıllı tasarım ya bir din olarak takdim ediliyor, ki değil, ya da bilim olarak, bu da savunulamaz zaten."

Önde gelen İtalyan din adamlarından Monsenyör Facchini, bu yıl Vatikan'ın gazetesi 'L'Osservatore Romano'ya yazdığı makalede, bu yıl ocak ayında Amerika'da, Pennsylvania'da akıllı tasarımın okul kitaplarına girmesini reddeden yargıcın kararının 'doğru' olduğunu söyledi. Ona göre akıllı tasarım, evrimin bilimsel alternatifi olarak sunulamazdı. Ama yine de, evrimin tam mekanizmasının hâlâ tam bilinmediğini ekledi ve nasıl dinin kendisini bilim gibi takdim etmesi yanlışsa, bilimin de dinin yerine geçip Tanrı'nın yokluğunu iddia etmesinin yanlış olduğunu özenle vurguladı.
 
Bu son cümleye yansıyan düşünme biçimi, tam da Papa'nın yıllardır sürdürdüğü düşünme biçimi olması bakımından önemli. Papa, 'Gerçek ve Hoşgörü' (Truth ans Tolerance, Ignatius Press, 2004) adlı kitabında, evrimi bütün hayat türlerini açıklamaya çalışan bir 'evrensel felsefe' olarak tanımlıyor ve ekliyor:

"Bu evrimci etik, kaçınılmaz olarak merkezine doğal seçimi alıyor, yani, hayatta kalma mücadelesi, güçlünün zaferi, başarılı uyum gibi şeyler pek de teselli vermiyor. Hatta insanlar bunu daha çekici kılmak için çabalasalar da, bu temelde hâlâ kana susamış bir etik anlayışı olarak kalmaya devam ediyor."

Zaten Papa göreve geldikten sonra yönettiği ilk ayinde, 'Bizler, evrimin rastgele ve anlamsız birer ürünü değiliz' diyerek duruşunu belli etmişti. 'Her birimiz, Tanrı'nın aklının birer sonucuyuz. Her birimiz bir niyetin sonucuyuz, her birimiz sevildik, her birimiz gerekliyiz.'

Evet, cuma akşamı başlayan ve bu akşam sona erecek olan toplantıda Papa, evrim teorisini savunanlar ve onun karşıtlarından gelecek bütün argümanları dinleyecek. Zaten seminer, önemli bir moleküler biyolog ve evrim teorisinin kuvvetli bir savunucusu olan Peter Schuster'in bir sunumuyla başlamış olmalı. Seminerde karşıt görüşleri Viyana Kardinali Christoph Schönborn temsil edecek. Bir de, mesela evrimi tam bir felsefe olarak tanımlamayan Alman felsefeci Robert Spaemann ve aynı anda hem bir cizvit rahibi hem de proteinlerin çalışma biçimini araştıran bir bilimci olan Paul Elbrich gibi tam ortada duranlar da olacak seminerde.

Bakalım sonunda ne olacak?

16 ünlü Amerikan bilim insanından açık mektup: "Evrim okullarda hakkıyla okutulmalı"

7/9/2008 08:43

16 ünlü Amerikan bilim insanından açık mektup: "Evrim okullarda hakkıyla okutulmalı"

"Akıllı Tasarım, bilimsel bir kavram değil, kılık değiştirmiş bir dini görüştür.,"

"Akıllı Tasarım, gibi bilimsel olmayan konuları kapsayan bir fen eğitimi ABD'yi zayıflatır"


"Intelligent Thought-Akıllı Düşünce" adındaki kitaba makaleleriyle katkıda bulunan 16 bilim adamının, Akıllı Tasarım Hareketi'ne karşı kaleme aldıkları bir mektubu Edge isimli web sitesi (www.edge.org) yayımladı. Bu mektubu, söz konusu kitap ile birlikte Amerikan Kongresi üyelerinin her birine tek tek gönderen 16 bilim adamının arasında Oxford Üniversitesi'nden Richard Dawkins, Şikago Üniversitesi'nden Jerry Coyne, Harvard Üniversitesi'nden Steven Pinker ve Lisa Randall, Stanford Üniversitesi'nden Leonard Susskind gibi bilim insanları yer alıyor. Mektup şöyle :


Kongre Üyelerine:

Biz, Akıllı Düşünce isimli kitabın yazarları, kitabın bir kopyasını, içerdiği mesajı dikkate alacağınız umuduyla sizlere gönderiyoruz. Bu kitap genel olarak, yaratıcılık kavramının en son versiyonu olan Akıllı Tasarım (AT) ile ilgili. AT, Amerikan bilimsel eğitimini, dolayısıyla da Amerika'nın ekonomik üstünlüğünü ve saygınlığını tehdit eden bir harekettir.

Pennsylvania, Dover'da alınan son federal mahkeme kararına göre AT bilimsel bir kuram değil, kılık değiştirmiş bir dini görüştür. Başkan Bush tarafından atanmış, dindar bir Cumhuriyetçi olan Hâkim John Jones III, devlet okullarında bu doktrinin okutulmasının bir anayasa ihlali olduğuna karar verdi. Başkan Bush'un bilim danışmanı John H. Marburger de "Evrim modern biyolojinin temel taşıdır ve akıllı tasarım bilimsel bir kavram değildir" diyerek bu görüşe destek veriyor. Ayrıca Newt Gingrich de AT'nin bilimle bir ilgisinin olmadığını ve fen derslerinde okutulmaması gerektiğini söylüyor.

Dover'da sağduyu ve yasa galip geldi. Fakat AT ve yan ürünleri, evrim ile ilgili tüm kanıtları görmezden geliyor ve bilimsel yöntemlerin yerine dini inançları oturtarak Amerikan eğitimini tehdit etmeye devam ediyor.

Ülkemiz standartların altında bir fen eğitimini kaldıramaz. Gerçekten de Eğitim Bakanlığı'nın son günlerde ülke çapında verdiği bir fen testi, Amerikan lise öğrencilerinin bilimsel yeterliliklerinin son 10 yılda büyük bir erozyona uğradığını gösteriyor. Bu sorun, bilimsel olarak kanıtlanmış olguları (evrim) ve kuramları (doğal seçilim) sorgulayarak veya bunların yerine inanca dayalı kanıtlanmamış varsayımları oturtarak çözümlenemez.

AT'nin evrime karşı çıkışı bilimsel bir tartışma değildir. ABD'deki bilimsel kurumların her biri AT'ye karşıdır ve evrim gerçeğini kabul eder. Tartışma, fen derslerinde dini görüşlerin okutulup okutulmaması konusundadır. İlahiyatçıların birçoğu halihazırda evrimi kabul etmiş ve bunun inançlarıyla bağdaşabileceğini düşünmektedir. 1996 yılında Papa II John Paul resmi olarak evrimi onaylamış ve hatta Vatikan'daki son değişiklik bile Katolik Kilisesi'nin durumunda bir değişiklik yaratmamıştır.

Dünya giderek daha karmaşık bir hale geliyor. Bu arada insanoğlu küresel ısınmaya çözüm üretmek, enerji kaynaklarının sürdürülebilirliğini sağlamak, salgın hastalıkların önünü almak gibi bilimsel çözümler bekleyen tehlikelerle boğuşuyor. Bu durumda Amerikan'ın bilimin ön saflarında yer alması daha da önem kazanmaktadır. Bu amaca yönelik anahtar kavram eğitimdir. Evrim öğretisinin pratik yararları vardır:

° Gıda maddelerinin üretiminde evrim temel bilgi kaynağıdır;

° İnsanlardaki hastalıkların tedavisi için seçilen hayvan modelini evrim belirler;

° Türleri azalmakta olan hayvan ve bitkilerin korunmasını evrim sağlar;

° Kuş gribi gibi salgınlarda hangi aşının yapılması gerektiğine evrim ışık tutar.

AT gibi bilimsel olamayan konuları da kapsayan bir fen eğitimi Amerika'nın rakip ülkeler karşısında elini zayıflatır. Tam tersi, evrimin biyoloji ve genel olarak bilimdeki önemi göz önüne alındığında, evrim Amerikan okullarında hakkıyla okutulmalıdır.. Saygılarımızla,


*Bu mektubun orijinali http://www.edge.org sitesindedir.


Belgeyi imzalayanlar: Scott Artan, John Brockman, Jerry Coyne, Richard Dawkins, Daniel Dennett, Marc D.Hauser, Nicholas Humprey, Stuart Kauffman, Seth Lloyd, Steven Pinker, Lisa Randall, Scott Sampson, Neil Shubin, Lee Smolin, Frank Sulloway, Leonard Susskind, Tim White

Çeviren: Reyhan Oksay

Yaratılışçılar evrim ve Tanrı hakkında neden yanılıyorlar? - BÖLÜM 2

7/9/2008 08:41

İNANMAMANIN SİLAHLARI

 

             Kendimizi türlerin en iyisi ve en parlağı olarak görmek isteriz.  Biz yaradılışın amaçlanmış, özel ve birincil yaratıklarıyız.  Biz evrim ağacının tepesinde doğanın, ötesi olmayan ürünleri halinde oturuyoruz, kerametimiz kendisinden menkul ve kendimizden emin olarak.  Evrimin hedefinde bizim üretilmemiz olduğunu düşünmek istiyoruz. 

             Doğadaki konumumuzun bu rahatlatıcı görünüşü sırf biyolojik açıdan yanlış olup, hayatı göstermesi için diktiğimiz mükemmel olmayan aynaların etkisiyle uyanan ve kendimizi büyüten çarpık bir görüntünün ürünüdür.  Evet, nesnel olarak biz doğanın en karmaşık hayvanları arasında bulunuyoruz ama her bakımdan değil.  Vücut sistemleri arasında fizyolojik karmaşıklık bakımından yalnızca bir hususta, sinir sisteminde açıkça öndeyiz ya, orada bile bir omurgalı (yunuslar) bize rakip olabileceğini öne sürebilir. 

             Gene bunu desteklemek üzere, evrim süreci sağlıklı olarak her gözden geçirildiğinde bir hayat biçiminin bir diğerine göre daha ileri evrildiği kavramının doğru olmadığı görülür.  Her bir organizma, yaşayan her bir hücre uzun bir galipler, atalar silsilesinden gelir.  Bu atalar, başarılı evrim süreçlerinden tekrar tekrar yararlanarak bize bunları anlatacak kadar yaşadılar, ya da hiç olmazsa ürediler.  Kahve fincanımın ağzında oturan bir bakteri evrimden benim kadar çok geçmiştir.  Benim cüsse ve evrim üzerine yazmamı sağlamakta etkili olan bilinçlilik avantajım var ama bakterinin de sayı, esneklik ve en özelinde üreme hızı avantajı var.  Bu bir tek bakteri doğru koşullar sağlandığında dünyayı tam anlamıyla bir iki gün içinde bakterilerle doldurabilir.  Hiç bir insan, hiç bir omurgalı, hiç bir hayvan bu denli etkileyici hiç bir şeyi, bununla uzaktan bile kıyaslanabilecek ölçülerde yapamaz. 

             Evrimin bize söylediği şu ki hayat, herhangi bir başlangıç noktasından çıkıp giderek dallanan sayısız yollar boyunca yayılmakta.  Bunlar arasındaki minicik dallardan birisinin ucu bize getiriyor.  Bunu dikkate değer görüp nasıl olabildiğine şaşırabiliriz ama hayat ağacının herhangi bir adil değerlendirmesi diğerlerinin binlerce farklı yöne uzanan kalabalığı arasında bizim minicik dal önemsiz görünecektir.  Kendi türümüz, Homo sapiensin, evrim çabalamasında bir sincap, bir papatya ya da sivrisinekten daha “muzaffer” olduğu söylenemez.  Hepimiz buradayız!  Önemli olan da bu.  Kendimizi bu noktada bulmak için hepimiz farklı yolları izledik.  Doğal seçilim oyununda hepimiz galibiz.  Bu sıralardaki galipler dememiz daha doğru olur. 

             İşte, pek çok kimsenin aklındaki problem de tam bu.  Dallanan binlerce yol varken bunlardan birisinin tarihsel ve kaçınılmaz olarak kesinlikle bize dek gelecek olmasından nasıl emin olabiliriz?  Şunu bir düşünün: biz memeliler çoğu ekosistemde iri, başat kara hayvanlar durumundayız.  Ama tarihlerinin büyük bir kısmında memeliler, yalnızca küçük hayvanların neslini sürdürebileceği habitatlara kısıtlanmıştı.  Neden?  Çünkü o ara bir diğer omurgalı grubu dünyaya egemendi; taa ki Stephen Jay Gould’un işaret ettiği biçimde bir asteroid ya da kuyruklu yıldız dünyaya feci şekilde çarparak bu devleri yokolmaya götürene dek.  Gould, “Tamamen, kelimesi kelimesine” diye yazıyor, “bir iri ve us kullanan hayvan olarak varlığımızı, talih yıldızlarımıza borçluyuz.” 

             Peki, ya kuyruklu yıldız ıskalasaydı?  Ya dinozorlar değil de atalarımız yokoluşa sürüklenseydi?  Ya devon döneminde ripsidian olarak bilinen küçük bir balık obası yokolsaydı?  Bunlarla birlikte ilk dört ayaklıların da varolabilme olanağı yokolacaktı.  Omurgalılar karaya çıkma savaşımı vermeyebilecekler ve orası ebediyen, Stephen Jay Gould’un sözleriyle “böcekler ve çiçeklerin meydan okunmayan yöresi” olarak kalacaktı. 

             Bunlar tabii ki bu gezegende insanın ortaya çıkışının önceden tasarlanmış olmaması demektir.  Yani burada oluşumuz, evrimsel başarının kaçınılmaz bir dizilişinin ürünü değil; ama sonradan düşününce, ufak bir ayrıntının, tarihte belki bizi dışarıda bile bırakabilecek olan bir kazanın sonucudur.  Bunun götürdüğü, hem kuşkucular hem de inançlılar için mantığı pek yadsınamayacak ortak vargı ise şudur: hiç bir Tanrı, özendiği yaratısını ortaya koymak için böyle bir süreç kullanmazdı.  İşi evrime bırakmanın herşeyi “doğru” yola sokacağından nasıl emin olabilirdi?  Eğer bizi oluşturmak Tanrı’nın istenciyse, evrimin ürünü olduğumuzu göstermekle Tanrı’yı Yaratıcı olarak vaz ederiz.  Evrimin değeri ya da tehlikesi bundadır. 

             O kadar da hızlı gitmeyelim.  Bu gezegen üzerinde ortaya çıkışımıza götüren şanslı tarihsel olayların biyolojik açıklamaları muhakkak sağlıklı; uyumsuz olan ise şu: kaçınılmaz olmadığı algılananlar, bir ilahî iradeyle bağdaşmazlık olarak düşünmemiz gereken bir şeye dönüşüyor.  Bunun ciddiye alınması ise Tanrı’nın (bu Tanrı Batı-Ortadoğu dinlerinin en konvansiyonel olanının anladığı şekliyle alınsa bile) küçümsenmesidir.

             Evet, bu gezegende canlıların muazzam çeşitliliği önsöyülemez bir süreçti; ama Batı uygarlığının doğuşu da, Roma İmparatorluğunun çöküşü de, en son lotoda kazanan numaralar da öyledir.  İnsanlık tarihindeki bu gibi olayların hiç birisindeki belirsizlik niteliğini bir Yaratan oluşunun antitezi olarak görmüyoruz da, doğa tarihindeki benzer olaylara neden farklı bakalım?  Bunun için hiç bir sebep olmadığını teslim etmek isterim.  Tek tek hayatlarımızı doğuran ailelerdeki ardışık olguları bir Yaratıcıyla tutarlı görebiliyorsak türümüzü üreten olgular zinciri için de aynı şeyi yapabilmeliyiz. 

             Bunun almaşığı, her olayın önsöyülebilir sonuçlarının bulunduğu ve geleceğin ne şansa ne de insanın bağımsız eylemlerine açık olduğu bir dünyadır.  Hep evrildiğimiz bir dünyada hiç özgür olmayız.  Bize kadar getiren özel tarih, inançlı bir kimseye bizim ne denli dikkate değer, bilinçlilik yeteneğinin ne denli nadir ve anlayabilme şansının ne denli değerli olduğunu gösterir.

 

KESİNLİK VE İNANÇ

 

Evrim dahil tüm bilimsel fikirlerin sırf tanıtlara dayanarak ilerlediği düşünülebilir.  Bu doğru olsaydı evrim çoktan herkesin zihninde şimdiki zıtlaşmalı konumu yerine sağduyunun parçası haline gelmiş olurdu (bilim çevrelerinde olan tam budur).  Ne yazık ki durum böyle değil.  Evrim hâlâ ABD kamu oyunun pek çoğunda tehlikeli bir fikir ve biyoloji öğretmenleri için de tükenmeyen bir sıkıntı kaynağı olmayı sürdürüyor. 

             Bana göre bunda kusurun çoğu evrim biyolojisinin bulgularını rutin olarak kendi felsefî söylemlerini desteklemekte kullanan bilim çevrelerindedir.  Bunlar kimi zaman yaşamın anlamsızlığına ilişkin sert ve kuru söylemler olup kimi zaman da bu gezegende varlığımızın herhangi bir insan amacının anlamını geçersiz kıldığını anlatırlar.  Ayrıca sık sık da doğanın çıplak gerçekliğinin, herhangi bir insanî ahlâk sisteminin otoritesini sıyırıp attığını dinleriz. 

             Yaratıklar evrimle şekillendirdikçe, bizler de biyolog E. O. Wilson’un dediğine göre genlerimizin süregitmesi için önemli olan içgüdüsel tavırlarla yükleniyoruz.  Bu davranışlardan kimileri, doğal seçim onları benimsese bile başımıza iş açabilir.  Yiyecek, su, üreme ve statü arzularımız, kavgaya istekli oluşumuz ve sosyal gruplar halinde toplanma eğilimimiz hep evrimsel başarıyı sağlama bağlayacak davranışlar olarak görülebilir.  Toplumsal davranışların biyolojik temelleri üzerinde çalışan sosyobiyoloji, belli durumlarda doğal seçilimin işbirliği ve bakım içgüdülerini (birarada olmamıza yardım eden “iyi” genleri) önde tuttuğunu söylüyor.  Öte yandan ise kimi durumlar, dostça rekabetten düpedüz cinayete kadar uzanan, saldırgan, özmerkezli davranışları önde tutar.  Böylesine Darwincil acımasızlık seven bir Tanrı’nın yaptığı planın parçası olabilir mi? 

             Evet, olabilir.  Bu gezegende yaşamı sürdürmek için atalarımızın genleri, tıpkı diğer organizmalarınkiler gibi koruyan, bakan, savunan ve kendilerini taşıyan bireylerin üreme başarılarını güvenceye alan davranışlar yarattılar.  Bu gibi tutkuları içimizde taşımamız şaşırtıcı gelmemelidir; Darwincil biyoloji bunların varlığına biyolojik açıklama getirdiği için kınananamaz.  Gerçekten de İncilin kendisi de kibir, bencillik, şehvet, saldırganlık ve cinayet  gibi insan eğilimlerine bol bol örnek vermektedir. 

             Darwin’i, bu güdülerin biyolojik kökenlerini saptadığı için kınamak doğru değildir.  Evrimin, kendi türümüzün böylesi “temel günahları”ımızın kaynaklarını bulurken gösterdiği bu eğilimleri gösterme sebeplerini saptarken sık sık insan doğasının en kötü yanları için bir tür tevil getirdiği yanılgısına düşülmektedir.  Bu, en iyimser tarafından sosyobiyolojinin verdiği bilimsel derslerin yanlış algılanması; en kötüsü de biyolojiyi, her anlamlı ahlâk sistemini lağvetmek amacıyla kullanma girişimidir.  Evrim en temel biyolojik güdü ve arzularımızın varlıklarını açıklayabilir ama bu bizim hep onlara uyarak davranmamızın doğru olacağı anlamına gelmez.  Evrim bize biyolojimizin açıklamasını verebilir ama neyin iyi, neyin doğru ya da ahlâkî olduğunu söylemez.  Biyolojiyi ne denli iyi bilirsek bilelim bunların yanıtları için başka yerlere bakmalıyız. 

 

NE TÜRLÜ BİR DÜNYA

 

Beğenseniz de beğenmeseniz de günlük yaşamımızda herhangi birimizin uyduğu değerler Charles Darwin’in yaptıklarından etkilendi.  Dindarların ise Down Binası’nın bu çekingen doğabilimcisine özel bir sorusu var.  Yaptıkları önünde sonunda Tanrının görkemini mi artırdı yoksa insanın doğasını ve yazgısını, dine derinden derine karşı olan profesyonel bilim kişilerine mi emanet etti?  Darwin’in çalışmaları Tanrı fikrini pekiştirir mi zayıflatır mı? 

             Yaygın kanaat şu ki bilimine ilişkin ne düşünülürse düşünülsün Bay Darwin’in çevrede oluşunun dine pek yararlı olmadı.  Genel düşünüşe göre, din, Darwincilikle zayıflatıldı ve Yaratıcıya bakışını evirmeye zorladı ki öğretilerini eğip bükerek evrimin isterleriyle uyuşabilsin.  Stephen Jay Gould, besbelli ki keyif alarak şöyle ifade ediyor: “Şimdi, bilimin vargıları peşinen kabullenilmeli, dinsel yorumlar ise doğal bilginin yerinden oynatılamayacak sonuçlarına uymak üzere ince ince elenip ayarlanmalıdır!”  Bilim ezgiyi seslendirirken din de buna uyup dansedecek.

             Bu zayıflatılıp kenara itilmiş Tanrı’nın hüzünlü görünümü evrime karşıtlığının süregiden itici gücü olmakta.  İşte bu yüzden yaratılışçıların Tanrı’sı, evrimin her şeyden önce geçmişte bir işlevi olmadığının ve bu gün de işe yaramadığının gösterilmesini ister.  Dini Darwinciliğin baskısından kurtarmak için yaratılışçılar doğanın eksikliğini gösterecek bir bilime, olguları yalnızca doğaüstü süreçlerle açıklanabilecek bir hayat tarihine gereksiniyorlar.  Açıkça söylenmek gerekirse yaratılışçılar kendilerini doğada kalıcı ve izi bulunamayacak bir gizem bulmaya adamışlar.  Böyle kafalara göre, hayal edebileceğimiz en mükemmel varlık bile hayatın doğup kendi başına evrilebileceği bir yaratılışı tasarlayamaz.  Doğa kusurlu, duruk ve sonsuza dek yetersiz olmalıdır. 

             Genelde fen bilimleri, özelde ise evrim bilimi bize çok farklı bir şey veriyor.  Bu, karşımıza dirik, esnek ve mantıksal olarak tam olan bir evren çıkararak gezegen boyunca sonsuz çeşidi ve girift güzellikleriyle yayılan bir hayat görünümü sergiler.  Bize, içinde maddesel varlığımızın sihirle ortaya çıkan imkânsız bir yanılsama değil, sahici bir nesne, içindeki şeylerin tamı tamına göründükleri gibi olduğu bir alem sunar.  Öyle bir alem ki, içinde bizler Yaratıcının da bir zamanlar söylediği gibi yerin tozlarından oluşmuşuz. 

             Çoğu kez Darwincil bir evrenin, rastgeleliğinden ötürü bir anlam taşıyamayacağı söylenir.  Katılmıyorum.  Gerçekten anlamsız bir alem, içinde bir tanrısalın her bir kukla insanın, hatta her bir taneciğin iplerinden çektiği bir alemdir.  Böylesi bir alemde fiziksel ve yaşamsal olgular dikkatle denetlenir, kötülükler ve azap en aza indirilebilir ve tarihsel süreçlerin çıktıları kesinlikle düzen altına alınır.  Her şey Yaratıcının açık seçik, belirgin ve belirlenmiş amaçlarına doğru gider.  Ancak, böylesi denetim ve önsöyülebilirlik yalnızca bağımsızlık pahasına olur.  Hep kontrol başında olan böylesine bir Yaratıcı, yaratıklarından onu bilmeleri ve ona tapınmaları için gerçek fırsatları esirger.  Sahici sevgi, manipülasyon değil özgürlük gerektirir.  Böylesine özgürlük ise en iyi şekilde evrime açık oluşla sağlanabilir. 

             Yüzelli yıl önce Darwin’i abus ve amaçsız bir belirlenimcilikle bağlaştırmamak olanaksız görülebilirdi, ama bugün her şey farklı görünüyor.  Darwin’in bakışı yepyeni bir biyoloji alemini kapsayacak şekilde genişledi.  Bu alemde bağlantılar moleküllerden hücrelere, hücrelerden organizmalara dek gittikçe belirginleşiyor.  Evrim galebe çalmakta ama bunu ilk öne süren kuramcıları şaşırtacak ve hiç bir şekilde öngöremeyecekleri bir zenginlik ve incelikle yapmakta. 

             Örneğin evrenin bir başlangıcı olduğunu astronomiden, geleceğin hem açık hem de önsöyülemez olduğunu fizikten, hayatın bütününün bir değişim ve dönüşüm süreci olduğunu ise jeoloji ve paleantolojiden biliyoruz.  Biyolojiden, dokularımızın nüfûz edilemez bir hayat sihiri deposu olmayıp, hayret verici bir karmaşık harikalar tablosu olduğunu ve önünde sonunda biyokimya ve moleküler biyoloji ile açıklanabildiğini öğreniyoruz.  Böyle bir bilgiyle, belki de ilk kez olarak neden bir Yaratıcının kendi türümüzün evrim süreciyle kılık edinmesine izin verdiğini görebiliriz. 

             Çoğu Batı ve Ortadoğu dinlerinin varlığını öğrettiği Tanrı, eğer istemiş olsa kendimiz dahil her şeyi gaipten, sırf kendi arzusundan oluşturabilirdi.  Bu, bir tür olarak çocukluğumuzu geçirirken, ilâhi iradenin gerçekleşmesini hayal edebilmenin tek yolu olabilirdi.  Ama artık büyüdük ve çok hayranlık verici bir şey oldu: hayatın fiziksel temelinin kendisini anlamaya başladık.  Hücre çevriminin her döngüsünde ya da bir tekhücreli kamçısının her çırpışında sürekli bir mucizeler zinciri olacaksa Tanrı’nın eli her canlıya doğrudan değiyor demektir; yani Onun insanın yaşama çevresindeki varlığından kuşku duyulmaz.  Bu gibi vargılar belki inancımızı onaylayabilir, ama bunlar aynı zamanda da bağımsızlığımızın altını oyar.  Tanrı’yla insan arasındaki seçimi, ilâhînin varlığı ve gücü bu denli ortadayken ve O her nefesimizi resmen denetlerken adil olarak nasıl yapabiliriz ki?  Onun yaratıkları olarak özgürlüğümüz biraz yer ve biraz bütünlük gerektiriyor.  Bu ise, maddesel dünyada kendine yeterli oluşu ve doğa yasalarıyla tutarlılı olmayı gerektirir. 

             Evrim fiziksel dünyanın zaman içindeki gerçekliği ve tutarlılığına saygı göstermenin bir sonucu olmaktan ne daha çok ne de daha azdır.  Maddesel yaratıkları bağımsız bir fiziksel varlık olarak yaratmak için her Yaratan bizim zaman içindeki evrimimizin beklenen bir olabilirlik olduğu bağımsız bir maddesel evren yaratabilmeliydi.  İlâhî varlığa inançlı olanlar Tanrı’nın sevgi ve armağan ettiği özgürlüğün sahici olduğunu –o denli ki kendimizi özgürce cehenneme göndermek isteyecek, kötülüğü seçme gücünü de içeriyor– kabullenir.  Tüm inançlılar bu pazarlığın böylesi keskin koşullarını kabullenmeyip, davranma özgürlüğümüzün fiziksel ve biyolojik bir temeli olduğunu kabul ederler.  Bu temeli de evrim ve kardeşi bilimler olan genetik ve moleküler biyoloji sağlıyor.  Biyoloji bakımından evrim, bir Yaratanın bizleri olduğumuz       –gerçek ve anlamlı ahlâkî ve manevi tercihleri olan sahici bir dünyada özgür varlıklar– gibi birer yaratık olarak yapabilmesi için tek yoldu. 

             Fen biliminden, Tanrıya ilişkin anlaşmazlığın bir karara bağlanacağı bir son kanıt, bir sarsılamaz konum bekleyenler hep hayal kırıklığına uğrayacaktır.  Bir fen bilimci olarak size yeni kanıtlarımın, devrimcil verilerimin, dengeyi şu ya da bu yöne doğru bozacak, doğaya yönelik nefes kesici bir sezgimin olduğunu söyleyemem; ama inançlı bir kimseye söyleyeceğim şeyler var: evrim biyolojisi en geleneksel anlamda bile çoğunlukla inanıldığı gibi bir engel değildir.  Evrim pek çok bakımdan Tanrı’yla olan ilişkimizi anlamanın bir anahtarıdır. 

             Üniversite birinci sınıf öğrencilerine bir dizi evrim biyolojisi dersi verme ayrıcalığım olduğunda dersleri genellikle evrim kuramının ekonomiden dine kadar diğer alanlara olan etkisi üzerine birkaç sözle bitiririm.  Bu sırada da gerektiği gibi anlaşıldığında evrimin ne dine ne de maneviyata karşı olduğunu anlatmanın bir yolunu bulurum.  Öğrencilerin çoğu bu duygularımdan etkilenmiş görünürler.  Belki de Profesör Miller’in hoş görünmeye çalışan bir agnostik olduğunu ve kimseyi kırmamak için evrimi herkese hoş gösterecek şekilde yansız olmaya uğraştığını sanırlar. 

             Her zaman birkaç öğrenci beni dersten sonra sıkıştırmak isteyerek dosdoğru sorar: “Tanrı’ya inanıyor musunuz?” 

             Ben de hepsine “Evet!” derim.

             Şaşırırlar: “Peki, nasıl bir Tanrı’ya?”

             Yıllar içinde bu soruya tam bir yanıt bulmak için çok çabaladım.  Ama en sonunda buldum: “Darwin’in Tanrısına!”

 

Kenneth Miller

Biyoloji Profesörü, Brown Univ. (ABD)

BROWN Alumni Magazine, Nov/Dec 1999

[Bu yazı, kendi yazdığı Finding Darwin’s God: A Scientist’s Search for Common Ground Between God and Evolution, Cliff Street Books, 1999  adlı kitabından yazar tarafından özetlenmiştir.]

 

Çevirenin notu:  Yazar her ne kadar doğa bilimlerinin dinle bağlantılı vargılara üstünlüğünü çok güzel ifade ediyorsa da, Tanrı’ya ilişkin düşüncelerini ilke bakımından benimsemiyorum.  Çünkü, duygusal davranışlarımızın bile bir tür fiziksel temellerinin bulunacağına olan kanım bir yana, Tanrı’nın var olduğuna ve hele nasıl varolabildiğine ilişkin, “iman-inanç” dışında bir dayanak; hele hiç bir nesnel kanıt göremiyorum.  Bu kanımı R. P. Feynman’ın  –Nobel 1964– aşağıdaki sözleri çok güzel ifade ediyor:

 

“Benim fene ilgim sadece aleme ilişkin birşeyler bulmaktır.  . . . Bunları araştırmaya girişirken ne yapmaya uğraştığımızı, yanlızca daha çok şey bulmaktan öte önceden kararlaştırmamalıyız.  . . . Hasılı, evrenin bütünüyle olan ilişkilerimize dair kurulan özel öykülere inanamıyorum, çünkü bunlar bana fazla basit, fazla ilişkilenmiş, fazla yerel, fazla taşralı görünüyor.  . . . Kuşku ve belirsizlikle yaşayabilirim.  Bana öyle geliyor ki bilmeden yaşamak yanlış olabilecek yanıtlardan çok daha ilginç.” [Richard Paul Feynman, The Pleasure of Finding Things Out,  J. Robbins, ed., Perseus Books, Cambridge Mass., 1999]

 

Çeviren : R. Ömür Akyüz,

Yeditepe ve Boğaziçi Üniv.

Yaratılışçılar evrim ve Tanrı hakkında neden yanılıyorlar? - BÖLÜM 1

7/9/2008 08:39

DARWIN’İN TANRISI

(Yaratılışçılar evrim ve Tanrı hakkında neden yanılıyorlar?)

Kenneth Miller

Biyoloji Profesörü, Brown Univ. (ABD)

BROWN Alumni Magazine, Nov/Dec 1999

 

Evrim bir Yaratıcının varlığını kural dışı bırakıyor mu?  Bir biyolog, “hiç de değil!” diye savunuyor.  İleri sürdüğüne göre evrim, ilâhî olarak yaratılmış ve insan özgürlüğünün kuluçka odacığı olan bir dünya için sağlam bir mantık sunmaktadır.

 

Boston’daki Hynes Kongre Merkezindeki büyük salonun kiliseye benzer hiç bir yanı yok.  Ama gene de dinleyen biliminsanları arasında oturduğum yerde, uzun zaman önce bir kilisede dinleyicileri çocuk olan bir başka konuşmayı hatırlayıp kendi kendime gülümseyerek başımı sallıyordum.  Bir ânı, geçmişin dağınık anılarına hiç bir uyarı olmadan bağlayan deneyimlerden birini yaşıyordum.  Psikologlar böyle şeylerin her zaman olabileceğini söylüyor.  Görünürde hiç bir sebep olmadığı halde, herhangi bir şey belleğimizi “tazelediğinde” beşbin günlük çocukluk, kronolojik sırayla değil de kelimelere, seslere hattâ kokularla bağlanarak sıralanıp bir şeyleri aklımıza getiriyor.  İşte tıpkı böyle, simpozyumda gelişim biyolojisi üzerine edilen birkaç söz beni eskiye, ilk komünyonumun bir gün öncesine götürdü.  Sekiz yaşındaydım.  Ben küçük kilisemizin sağ tarafında erkek çocuklarla (kızlar soldaydı) birlikte otururken, papazımız konuşuyordu. 

             Kutsama töreni için yapmış olduğu bir yıllık hazırlığa yaptığı son rötuşlarla Peder Murphy bize Tanrı’nın dünya üzerindeki gücünün gerçekliğini vurgulamayı amaçlamaktaydı.  Minberin parmaklıklarına, cilâlı mermerinin güneş ışığından gelen pırıltılarına işaret ederek bunların Tanrı’nın kendisi tarafından biçimlendirildiğine güvenmemizi sıkıca sağlıyordu.  “Yok yahu!” diye fısıldadı, yanımdaki çocuk.  Saygıdeğer Peder, herhalde, kilisedeki çocuklar arasında bir taş yontucunun oğlu ya da kızı bulunması olasılığından kaygılanarak sözlerini biraz geri aldı.  “Şimdi, tabii ki parmaklıkları O oymadı ya da buraya getirmedi veya yerine yerleştirmedi” dedi ; “... ama mermeri Tanrı yaptı ve birisi onu bulup da kilisenin bir parçası yapması için bir yerlere bıraktı.”

             Tanrı’yı bir zanaatkâr olarak betimlemesinin bir kuşku havası uyandırmış olabileceğini Papazımızın duyumsayıp duyumsamadığını bilemeyeceğim, ama farketmez.  Bir numarası daha vardı.  Hiç kaçmayacak, öylesine keskin bir sav ki onu kuşkusuz hiç yanıltmamıştı: minbere doğru yürüdü ve vazodan bir çiçek çekti aldı. 

             “Şu çiçeğin güzelliğine bir bakın” diye başladı.  “Kutsal Kitap bize Hazreti Süleyman’ın giyim-kuşamının bile tüm görkemine rağmen bunlarla karşılaştırılamayacağın&# 305; söylüyor.  Biliyor musunuz neden?  Dünyada hiç bir kimse bize bir çiçeğin nasıl açtığını söyleyemez.  Fen bilimcileri atomu parçalayıp, jet uçaklarını ve televizyonları yapabilirler ama hiç birisi size bir bitkinin çiçeğini nasıl yaptığını söyleyemez.” Niçin söyleyebilsinlerdi ki?  “Çiçekler, tıpkı sizler gibi Tanrı’nın marifetidir.”

             Etkilenmiştim.  Kimse itiraz etmedi, kimse dalga geçmedi.  Cici küçük çocuklar olarak kiliseden sırayla çıktık gittik; ertesi günkü ilk komünyonumuz için hazırdık.  Bir daha da bu hiç aklıma gelmedi; tâ ki bu, gelişim biyolojisi simpozyumuna kadar.  Caltech’ten bitkibilimci Elliot M. Meyerowitz, hayvanların gelişimi gibi daha moda konulara ilişkin başka iki konuşma arasında tıpkı sandöviç gibi sıkıştırılmış bir konuşma yapacaktı.  Meslekdaşlarımın bir kısmı bitkilere ilişkin araştırmalarla ilgilenmediklerinden son konuşma öncesi hava almak için dışarı çıktılar.  Oysa ben ağzım kulaklarımda oturuyordum.  Telâşla notlar alıyor, ekrana yansıyan şekilleri çiziktiriyor ve kenarlara kendi spekülasyonlarımı yazıyordum.  Anlayacağınız, Meyerowitz bitkilerin çiçekleri nasıl yaptıklarını anlatıyordu. 

             Çiçeklerin dört ana kısmı olan, çanak yaprakları, taç yaprakları, erkek organları ve dişi organları aslında hep evirilmiş yapraklardır.  Bu, bitkilerin üreme hücrelerini neden hemen her yerde üretebildiğinin sebeplerinden birisidir.  Oysa hayvanlar çok özgül bir takım üreme organlarıyla kısıtlanmıştır.  Küçük parmağınız çok yakın bir zamanda üreme hücreleri saçmaya pek başlamayacaktır.  Ama bahar geldiğinde bir elma ağacının herhangi bir dalının ucu çiçek açarak çiçektozu saçabilir.  Bitkiler yeni yaprak açabildikleri her yerde çiçek de açabilirler.  Ne var ki bitkiler; sıradan bir yaprak kümesine, bir çiçeğin kısımlarına dönüşmelerini bir şekilde “söyleyebilmelidir”.  İşte Meyerowitz’in laboratuarı işi buradan ele alıyor. 

             Yıllarca süren sabırlı bir genetik araştırması, anılan dört kısımdan yanlızca iki ya da üçünü yapabilen başkalaşık türler soyutabilmiş; bu başkalaşıkları çaprazlaştırarak da normal bir çiçeği yapmak için belli bir sıralamayla etkinleştirilmeleri ya da etkisizleştirilmeleri gereken dört tane geni belirleyebilmiştir.  Bu genlerin her biri yeni filizlerin hücrelerine birer dizi im salarak bunların ne zaman sıradan bir yaprak yerine bir çanak ya da taç yaprağına dönüşeceğini “söylüyor”.  Ayrıntılar dikkate değer; genler arasındaki etkileşmeler ise hayranlık verici.  Benim için ise bu bilimsel ayrıntılar ilk komünyonumdan otuzyedi yıl sonra pastanın üzerindeki krema gibiydi.  Asıl mesaj ise “Peder Murphy, yanılıyordun!” diyordu,  “Çiçekleri Tanrı değil çiçek indükleyici genler yapıyor”.  Bizim papazın hatâsı, herkesin her zaman yaptığı gibi Tanrıyı, bilimin henüz açıklayamadıklarında bulmaya uğraşmaktı.  O, Tanrının en iyi bulunacağı yerin, bilinmeyen yöreler, anlaşılmış olmanın aydınlığını henüz görmemiş karanlık köşeler olduğunu varsayıyordu.  Öyle anlaşılıyor ki buraları bakmak için tam da en yanlış yerler. 

 

GÖLGELERİ ARAŞTIRMAK

 

                           Peder Murphy, bir çiçeğin yapılma sürecini Tanrı’nın gerçekliğinin kanıtı olarak gösterirken, Tanrı’nın doğayı sakatlamayı gerekli bulduğu fikrini benimsemekteydi.  Ona göre bir nergisin açması, kendi kendine yeten maddesel bir evrenin varlığını değil, Tanrı’nın doğrudan işe karışmasını gerektiriyor.  Dolayısıyla da Tanrı’yı çevremizdeki, maddesel ve bilimsel açıklamaları bulunmayan şeylerde aramalıydık.  Doğada, ele gelmeyen ve araştırılamamış yerlerde Yaratıcı iş başındadır.

             Evrimin yaratılışçı karşıtları da benzeri savlar ileri sürüyorlar.  Onlar, hayatın varlığını, yeni türlerin ortaya çıkışının özellikle de insanın kökenlerinin, evrimle de bir diğer doğal süreçle de açıklanabilemediğini ve de açıklanabilemeyeceğini savlıyorlar.  Tanrı’yı (ya da hiç olmazsa bir “tasarımlayıcı”yı), doğanın kendi kendine yeterliliğini yadsıyarak, bilimin eksiklerinde arıyorlar.  Sıkıntı şu ki, yeterli zaman tanındığında bilim, genellikle en zorlayıcı şeyleri bile genellikle açıklayabilmekte.  Yaratılışçılara, bir strateji ögesi olarak, fencilere neyi hiç bir zaman bulamayacaklarını söylemekten kaçınmaları kuvvetle salık verilmelidir.  Çünkü tarih onlara karşı.  Çünkü doğanın nasıl işlediğini artık genel çizgileriyle tam olarak anlıyoruz. 

             Evrim ise bu anlamanın kritik bir parçasını oluşturmakta.  Evrim tamı tamına, onu eleştirenlerin açıklayamaz dediği şeyleri açıklamakta.  Dünyanın yaşını, fosil birikiminin ve de evrim mekanizmalarının yeterliliklerini reddeden iddialar, yakından incelendiklerinde yok oluyorlar.  Desen, en sıkı evrim karşıtları için bile apaçık olmalı: en gözde “açıkları” kapatılmakta ve evrimin moleküler mekanizmaları artık iyice anlaşılırken evrimin tarihsel kayıtları her geçen mevsim daha da zorunlu görünmektedir.  Bu, bilimin onların evrimi zorlayışlarına hep apaçık yanıtlar bulması demektir:  Tarihsel kayıtları gösterin, verileri sağlayın, mekanizmayı ortaya koyun ve kuramla gerçekliğin yakınlaşmasını vurgulayın. 

             Ne var ki evrim karşıtlarının sebep olduğu daha derin bir sorun, dine ilişkin bir sorun var.  Onlar da arayışlarını bizim papaz gibi doğanın kendi kendine yeterli olmayışı düşüncesinden hareketle Tanrı’ya dayandırmaktalar.  Böylesine bir mantığa göre türleri yalnız Tanrı yaratabilir; tıpkı Peder Murphy’nin yanlız Tanrı’nın çiçek yapabildiğine inanışı gibi.  Her iki sav da Tanrı’nın varlığını yalnızca bu savlar gerçeklendiği takdirde kanıtlayabilir.  Ama, bunların yanlışlığı gösterildiğinde ise din için ciddi sorunlar ortaya çıkar. 

             Eğer bilimsel açıklama bulunmamasını Tanrı’nın varlığı için bir kanıt olarak kabul edersek, basit bir mantık başarılı bir bilimsel açıklamayı da Tanrı’ya karşı bir sav olarak görmemizin gerekliliğini öngörür.  İşte bu yüzden yaratılışçı usavurmaların zararı, önünde sonunda bilimden çok daha fazla dine dokunacaktır.  Elliot Meyerowitz’in, çiçek indüklenmesi üzerindeki güzel çalışması, sağ duyu böyle bir şey olamayacağını söylese de ilâhi oluşa birden bire bir tehdit haline geldi.  Yaratılışçılar, doğanın yeni türlerin oluşumunda kendine yeterli olamayacağını savlayarak, biyolojik değişimi sağlayacak doğal süreçlerin erimleriyle bir tasarımcının (Tanrı) varlığı arasında zorlama mantıkla bir bağlantı oluştururlar.  Başka deyişle tanrıtanımazlara Tanrı’nın varlığını tam nasıl kanıtsızlaştıracaklarını gösteriyorlar, yani evrimin işe yaradığını gösterip tapınağı yıkma zamanı geldiğini söylüyorlar.  Bu tüm din karşıtlarının seve seve kabullenecekleri bir teklif. 

             Açıkça söylemek gerekirse yaratılışçılar Tanrıyı hep karanlıklarda arayageldiler.  Biz neyi bulamamışsak ve de neyi iyice anlamamışsak bu onların ilahi inançları için en iyi, hattâ yegâne kanıtları olmakta.  Bir Hristiyan olarak, bu mantıktaki kusuru özellikle sıkıntı verici buluyorum.  Bu bize yalnızca bilgi edinmeden korkmayı öğretmekle kalmıyor, aynı zamanda da Tanrı’nın yalnızca anlamanın gölgeliklerinde yerleşik olduğunu öneriyor.  Ben diyorum ki eğer Tanrı gerçekse, onu başka bir yerde bulabilmeliyiz; insanlığın sahip olduğu, tinsel ya da bilimsel bilgilerin aydınlığında!

 

İNANÇ VE AKIL

 

Tektanrılı dinsel geleneklerin her biri Tanrı’yı doğruluk, sevgi ve bilgi olarak görür.  Bunun anlamına göre doğal âlemi anlayışımızdaki her bir artış, pek çok kimsenin sandığı gibi Tanrı’dan öteye değil, Tanrı’ya doğru bir adımdır.  Eğer inanç ve akıl Tanrı’nın armağanlarıysa bunlar çevremizdeki âlemi anlamak için zıt değil tamamlayıcı roller oynamalıdır.  Bir biliminsanı ve bir Hristiyan olarak benim inandığım da tam bu.  Gerçek bilgi yalnızca inanç ve aklın bir bileşiminden gelebilir. 

             İnançlı olmayan birisi doğal olarak tüm güvencini bilime bırakıp, inanca değer vermez.  Ben ise bilimin; doğal alemi, hem inançlıların hem de inançsızların, ortak bir gözlem, deney ve kuram merceğinden incelemelerine izin verdiğini tabii ki teslim ediyorum.  Bilimin kültürel, siyasal ve hattâ dinsel farklılıkların ötesinde olma yeteneği onun kısmen dehasında kısmen de bir  bilme yolu olmasındaki değerinde bulunur.  Bilimin yapabilemedikleri ise araştırdığı âleme ne bir anlam ne de bir amaç özgüleyebilmesidir.  Bu da kimilerinin bilim gözüyle bakılan dünyanın anlamdan yoksun ve amaçsız olduğu sonucunu çıkarmalarına yol açar.  Öyle değil.  Ben bunun için, “insanların amaç ve anlam özgüleme eğiliminin, bilimin ötesine geçmek ve önünde sonunda onun dışından gelmek zorunda kalması” anlamını öneriyorum.  Sonuçta ortaya çıkacak olan bilim; inancın değer ve ilkeleriyle temas etmekle zenginleşebilecektir.  Hz. İbrahim’in Tanrı’sı bize hangi proteinlerin hücre çevrimlerini denetleyeceğini söylemez.  Ama bize, bu anladıklarımızı korumak için ve bunları sevecenlikle kucaklamak için ve de hepsinden çok bilginin ışığını cehaletin karanlığına tercih etmemiz için bir sebep sağlar.

             Birden çok biliminsanının da dediği gibi, evrenin gerçekten hayret uyandıran yanı ona bir anlam verilebilmesidir.  Parçalar birbirine uyuyor, moleküller etkileşiyor, . . . mübarek sahiden işliyor!  Evrimin inançlılar için söylediği doğanın tamamlanmış olduğudur.  Onların Tanrı’sı öyle bir maddesel âlem yaratmıştır ki içinde sahiden özgür ve bağımsız nesneler evrilebiliyor.  Daha ilk denemede herşeyi dosdoğru oturtmuş. 

             Kimilerine göre insan doğasının canice gerçekliği, Tanrı’nın yokluğuna ya da ölmüş olduğuna bir kanıttır.  Aynı usavurma, Tanrı’nın bir evrim ağacının önsöyülemez dallanmalarında bulunmadığı sonucuna da varır.  Ama doğrular daha derinde.  Her hâl-ü kârda bir ilâh, kendi kaprislerinden gerçekten bağımsız, içindeki akıllı yaratıkların iyi ile kötü arasında seçim yapmak durumunda kalacakları ve belirgin, maddesel bir gerçeklik şekillendirecekleri bir alem kurup bu yaratısını kendi başına bırakmaya karar vermiş.  Doğanın kendi kendisine yeterliliği de dünyada kötünün varlığı da Tanrı’nın yokluğu anlamına gelmez.  Dindar bir kimse için her ikisi de çok farklı anlamlara gelirler: Tanrı’nın sevgisinin kuvvetinin yanı sıra onun yaratıkları olarak özgürlüğümüzün gerçekliği.

En akıllı akrabalarımız orangutanlar

7/9/2008 08:38

ABD'de primatlar üzerine yapılan bir araştırmada orangutanların maymunlardan daha zeki olduğu kanıtlandı.

Orangutanlar insana en yakın zekaya sahip tür

Orangutanlar insana en yakın zekaya sahip tür

Primatlar üzerine yapılan araştırma, en zeki akrabalarımızın insansılar olduğunu gösteriyor. Araştırmaya göre, hayvanlar arasında en entelektüeller orangutan ve şempanzeler. Onları maymunlar ve lemurlar izliyor.
 
Çalışmayla, primatların bilişsel yetenekleri üzerine bir liste oluşturuldu. Önceki araştırmalar farklı primatları aynı testlerden geçiriyordu, ama hiçbiri bu verileri ortak zeka paydası altında toplayamamaıştı.
 
Yetenekli türler
 
Araştırmada, primatlara onlarca bulmaca verildi. Bulmacalar labirentte yol bulma, yemeğe ulaşmak için düğüm çözme, farklı resmi bulma gibi testler içeriyordu. Çalışma sonunda her tür için ortalama zeka seviyesi bulundu.
 
Orangutanlar tüm türler içinde en üst sıraya yerleşirken, şempanzeler hemen onların gerisinde yer aldı. Her iki tür de alet kullanma konusunda olağanüstü yeteneğe sahip ve bu becerilerini yavrularına da rahatça aktarabiliyor.
 
Kuzey Carolina'daki Duke Üniversitesi Tıp Merkezi'nden Robert Deaner, "orangutanlar çok daha sabırlı ve ihtiyatlı davranıyor" diyor: "Ve hayvanat bahçelerinden kaçma konusunda uzmanlar."
 
Beynin büyüklüğüyle ilgili
 
'Evolutionary Psychology'de yayımlanan sonuçlar, insansıların en zeki akrabalarımız olduğunu destekliyor. Arkalarından makaklar gibi Eski Dünya maymunları, daha sonra da marmosetler gibi Yeni Dünya maymunları geliyor.
 
Şu anda Michigan'daki Grand Valley Eyalet Üniversitesi'nde görev yapan Deaner, "şundan emin olabiliriz ki, orangutanlar gibi büyük insansılar diğer tüm hayvanlardan çok daha iyi" diyor.
 
Deaner, önceki düşüncelerin aksine zekanın, beynin büyüklüğünün vücuda oranı ya da beynin bazı bölgelerinin beyne oranıyla değil, sadece beynin kendi büyüklüğüyle doğru orantılı olduğunu da söylüyor.
 
İnsan dahil edilmiyor
 
Zeka ağacındaki bir sürpriz üçüncü sırada, gorilleri alt eden örümcek maymunların (Ateles) yer alması oldu. Bunun nasıl olduğunu bilmeyen Deaner, "bu durumun önemli bir değişiklik olduğunu düşünmüyorum" diyor.
 
Şimdiye dek dünya üzerinde keşfedilen canlılar arasında, evrim ağacında insana en yakın ve en zeki türlerin bunlar olduğu düşünülüyor. Kesin olan şey ise insan zekasının eşsiz olduğu.
 
Deaner, "genellikle insanlar, dil kullanılmayan testelere dahil edilmez" diyor: "Eğer bir insanı bilgisayarın önüne oturtur ve her doğru cevabında ödül olarak bir elma verirseniz, büyük ihtimalle bir süre sonra odayı terk ederler."

İnsan şempanzeyle gen alışverişi yaptı

7/9/2008 08:38

ABD'de son yapılan araştırmalara göre insan ve şempanzenin ataları binlerce yıl boyunca gen alışverişinde bulunmuş. Yani çiftleşmeye devam etmiş.

Şempanzeyle insanın gen haritası yüzde 99 benziyor

Şempanzeyle insanın gen haritası yüzde 99 benziyor

'Nature' dergisinin son sayısında yayımlanan araştırmaya göre, evrim sürecinde iki çizgi en erken 6.3, en geç de 5.4 milyon yıl önce birbirinden ayrıldı.
 
Ancak bu ayrılık, iki ırkın birbirinden gen almasını engellemedi. Bir başka deyişle, iki ırk çok uzun bir süre daha çiftleşmeye devam etti.
 
4 milyon yıllık melezleşme
 
Harvard Üniversitesi'nden araştırmacılara göre, bu durum özellikle dişi eşey hücresi X kromozomları seviyesinde net olarak görülüyor. Kromozomlardaki benzerlik, iki evrim çizgisi arasında uzun süreli melezleşme olduğunu düşündürüyor.
 
Uzmanlar, iki çizgi arasındaki nihai ayrılığın, belki de 4 milyon yıl süren melezleşme döneminin sonunda ortaya çıktığını düşünüyor.
 
Araştırmacılara göre sonuçlar, insanın en eski ataları olarak nitelenen 6-7 milyon yıllık Toumai (Sahelanthropus tchadensis), 6 milyon yıllık Orrorin (Orrorin tugenensis) ve 5.5 milyon yıllık Ardipithec (Ardipithecus ramidus) insansılarının durumunun sorgulanması gerektiğini gösteriyor.
 
Şempanze muamması
 
Şempanzenin kökenine ilişkin sorular ise hala yanıtsız. İnsanın atalarına ait nice fosil bulunmuş olmasına rağmen, bugüne kadar birkaç diş dışında ilk şempanzelere, hatta gorillere ait olduğu düşünülen bir tek kemik bile bulunamadı.
 
Şempanzenin gen haritasının tahlili de beklentileri henüz karşılamadı. Şimdiye dek yapılan genetik çalışmalar her iki türün yüzde 99 oranında benzediğini gösterse de, insanı insan yapan farkı ortaya çıkaramadı.

Futuyama: "Tek bilimsel açıklama evrim"

7/9/2008 08:37

New York Üniversitesi Evrim ve Ekoloji Bölümü'nden Prof.Dr. Douglas Futuyma, ODTÜ'de verdiği konferansta, "tatmin edici ve tek bilimsel açıklama Evrim Teorisi'dir" dedi.

Futuyma: "Yaradılışın ve akıllı tasarımın bilimde yeri yoktur"

Futuyma: "Yaradılışın ve akıllı tasarımın bilimde yeri yoktur"

Prof.Dr. Douglas Futuyma, Orta Doğu Teknik Üniversitesi Kültür ve Kongre Merkezi'nde 'Evrim: Biyolojideki En Önemli Kuram' başlıklı bir konferans verdi.
 
Futuyama, biyolojik olayların tümünün fizik ve kimyaya dayandığını, bütün organizmaların da karakteristik nitelikleri, biyokimyasal süreçleri, anatomileri olduğunu ve ekolojik özellikler taşıdığını söyledi.
 
Bazı Evrim Teorisi verilerini anlatan Futuyma, kuramın doğal seleksiyon ve genetik sapma düşüncelerine dayandığını dile getirerek, "evrime inanmazsanız birtakım karakteristikleri anlamak imkansız olacaktır" dedi.
 
Tüm organizmalar aynı kaynaktan
 
Bütün organizmaların ortak bir kaynaktan geldiğini, daha sonra diğer türlerin ortaya çıktığını açıklayan Futuyma, biyolojik anlamda insanın en yakın akrabasının şempanzeler olduğunu söyledi.
 
Futuyma, özellikle insan organizmasını öğrenme ve insan sağlığına katkıları anlamında Evrim Teorisi'nin çok önemli olduğunu vurgulayarak, bunun yanı sıra birçok alanda da bu konuyla ilgili çalışmaların faydalı olacağını kaydetti.
 
"Yaradılış bilimsel sürecin zıddıdır"
 
Prof.Dr. Futuyma, ABD'de evrim konusundaki tartışmalara değinerek, bu teorinin yaradılış düşüncesine sahip kişiler tarafından eleştirildiğini söyledi.
 
ABD'de yaradılış düşüncesinin, akıllı tasarımla kamufle edildiğini belirten Futuyma, akıllı tasarımda yaşam formlarının tümünü dizayn eden üstün bir varlığın esas alındığını ve bu düşüncenin dini bir doktrin olduğunu belirtti.
 
Futuyma, "evrim bir gerçektir. Tatmin edici ve bilimsel tek açıklamadır. Yaradılış bilimsel sürecin tam zıddıdır. Yaradılışın ve akıllı tasarımın bilimde yeri yoktur" diye konuştu.

Yılanlar denizde değil karada evrilmiş

7/9/2008 08:37

Yeni bulunan bir fosil, şimdiye dek bilinen en ilkel yılan türünü ortaya çıkardı. Bilime göre bu, yılanların denizde değil karada evrim geçirdiklerini gösteren bir kanıt.

Yeni bulunan yılan şimdiye kadar bulunanların en ilkeli

Yeni bulunan yılan şimdiye kadar bulunanların en ilkeli

Bilim uzun yıllardır yılanların dört ayaklı kertenkelelerden evrim geçirerek sürüngenleri ortaya çıkardıklarını ve zaman içinde ayaklarını kaybettiklerini düşünüyordu.
 
Ama bilim adamları yine bir o kadar zamandır yılanların ataları olan kertenkelelerin karada mı yoksa denizde mi yaşadıkları konusunda anlaşamıyorlardı.
 
Kuyruksokumu olan yılan
 
Arjantin'in Patagonya bölgesinde bulunan 90 milyon yıllık fosil her şeyi değiştirdi. Brezilya Sao Paulo Üniversitesi'nden Hüsam Zahir, iki ayaklı yılanın yaklaşık olarak 85 santimetre olduğunu söyledi.
 
İlk kez kuyruksokumu kemiği olan bir yılan bulduklarını söyleyen Zahir, "bu özellik yılanlar kertenkelelerden evrildikleri sırada kayboldu. Bulduğumuz yılan bu özelliği kaybetmediği için, bilinen en ilkel yılan olmalı" dedi.
 
Ayakları var ama sürünüyor
 
Zahir, yılanın karada yaşadığını belirterek, "hem anatomisi oyuklarda yaşadığını gösteriyor hem de fosillerin bulunduğu tabakalar karasal bir ortamdan geliyor. Dolayısıyla bu karada evrimleştiğini gösterir" dedi.
 
Bulunan yılanın hala iki arka ayağı olsa da tıpkı sonraki evrim geçirmiş yılanlar gibi süründüğünü belirten Zahir, yılanın zaman zaman bu ayaklarını kullandığını, ama ne için kullandığının belirsiz olduğunu kaydetti.
 
En eski yılan
 
ABD'deki Doğa Tarihi Müzesi'nden ve yakında açılacak yılan ve kertenkele sergisinin düzenleyicilerinden Jack Conrad ise bu fosille, yılanların evrimi ve kökenleriyle ilgili tartışmaların bir kısmının sona ereceğini söyledi.
 
Kendisinin yılanların denizde mi karada mı evrimleştiği tartışmasında taraf tutmadığını, ama yeni bulunan fosilin kendisini yılanların karada evrimleştiğine ikna etmeye başladığını söyledi.
 
Chicago'daki Saha Müzesi sürüngen fosilleri uzmanı Olivier Rieppel ise bulgunun önemli olduğunu belirterek, Rio Negro Yılanı'nın açıkça, bilinen en eski yılan olduğunu söyledi.

Evrim kuramı Türkiye ve ABD'de geçmiyor

7/9/2008 08:36

34 ülkeden yapılan anketin sonuçları, evrim teorisine en az inanılan ülkelerin Türkiye ve ABD olduğunu gösteriyor.

Evrim teorisinin mimarı Charles Darwin

Evrim teorisinin mimarı Charles Darwin

'Science' dergisi, geçtiğimiz yıl yaptığı evrim teorisi anketinin sonuçlarını yeni sayısında yayımladı. Sonuçlar ABD'lilerin Türklerden sonra teoriye en az inanan ikinci millet olduğunu gösterdi.
 
ABD, Japonya ve aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 32 Avrupa ülkesinde değişik zamanlarda yapılan anketlere katılanlara insan soyunun hayvan türlerinin ilkel halinden geldiğine inanıp inanmadıkları soruldu.
 
En karşıt Türkler
 
'The New York Times' gazetesinin bilim ekinde de yayımlanan listeye göre, 34 ülke arasında soruya hayır yanıtını en çok Türkler verirken, Türkleri ABD'liler takip etti.
 
Ankete katılan Türklerin yüzde 51'i evrime inanmadıklarını belirtirken, yaklaşık yüzde 27'si inandığını, geriye kalan yüzde 22'si ise kararsız olduğunu söyledi.
 
ABD'de üçte bir
 
Türkiye'nin de içinde bulunduğu 32 Avrupa ülkesinde veriler Avrupa Komisyonu tarafından toplanırken, ABD'deki veriler Michigan Üniversitesi'nden Jon Miller tarafından bir araya getirildi ve analiz edildi.
 
Profesör Miller, "her üç ABD'liden biri evrim kavramını kesinlikle reddediyor. Bu oran Avrupa ülkeleri ve Japonya'dakinden çok daha yüksek" diye konuştu.
 
Siyasi malzeme oldu
 
Miller'a göre bunun nedenlerinden biri, köktendinci inançların insanların üzerindeki etkisi ve bu etkinin ABD'de, diğer ülkelerdekinden iki kat fazla olması.
 
Ayrıca ABD'deki evrim tartışmalarının giderek daha siyasi bir içerik kazanması ve Cumhuriyetçiler tarafından parti sloganı olarak kullanılması evrim teorisine karşı olumsuz tavrın olmasının bir başka nedeni.
 
Miller son olarak, ABD'de fen derslerinin yeterince etkili olamaması ve insanların genetik gerçeklerden giderek daha fazla uzaklaşmasını neden gösteriyor.
 
En çok İzlandalılar inanıyor
 
Evrim teorisine en büyük destek ise İzlanda'dan geldi. İzlandalıların yüzde 85'i evrime inanıyor. İzlanda'yı Danimarka, İsveç ve Fransa (hepsi yüzde 80 ve üstü) takip ediyor.
 
Japonya'da ise 2001 yılında yapılan anket, evrim teorisine inananların oranının yüzde 78 civarında olduğunu göstermişti.

Evrim farelerde tersine çevrildi

7/9/2008 08:34

ABD'li araştırmacılar, evrimin işleyişini tersine çevirerek bir fareyi yaklaşık 500 milyon yıl önceki haline dönüştürdü.

Melez gen, antik genle tam olarak aynı fonksiyonlara sahip

Melez gen, antik genle tam olarak aynı fonksiyonlara sahip

Farenin detaylı gen haritasını çıkaran Utah Üniversitesi'nden araştırmacılar, ilkel hayvanlarda var olduğu düşünülen genleri yeniden yarattı.
 
Antik gen daha sonra mutasyon geçirdi ve modern memelilerin beyin gelişimlerinde önemli rol oynayan bir çift genin oluşumuna izin verecek şekilde bölündü.
 
Bilim adamları çalışmalarının, evrimin nasıl işlediğine ışık tutacağını ve yeni gen terapisi tekniklerinin ortaya çıkışını sağlayabileceğini söylüyor.
 
Tabiat anaya saygı
 
Araştırmacı Petr Tvrdik, "öncelikle antik bir gen inşa ettik. Ve böylece iki özel modern genden, onların ortaya çıkışını sağlayan tek bir antik genin yartatılabileceğini ispat ettik" diyor.
 
Petr Tvrdik'e göre, bu çalışma evrimin işleyişine ve mekanizmasına ışık tutacak: "Evrimin tersine çevrilmesi tabiat ananın yaşamı inşa ettiği hakkında da daha fazla bilgi ortaya koyacak."
 
Önce 13, sonra 52, daha sonra 39
 
'Development Cell' isimli akademik dergide yayımlanan araştırma, embriyonik gelişim içeren bir gen takımı üzerine yapıldı.
 
Günümüzden 500 milyon yıl önce, ilk hayvanlarda Hox adı verilen 13 gen bulunuyordu. Daha sonra bu genlerin her biri dörde bölündü ve 52 gene ulaştılar.
 
Evrimin işleyişi sırasında, daha büyük mutasyonlar da meydana geldi. Bazı genlerin gereksiz olduğu ortaya çıktı ve böylece şimdiki memelilerdeki 39 Hox genli yapı ortaya çıktı.
 
530 milyon yıl önceye yolculuk
 
Utah Üniversitesi ekibi bu genlerden ikisini araştırdı: Embriyonik gelişimi kontrol eden Hoxa1 ve hayvanlarda yüz ifadelerini kontrol eden sinir hücrelerinin gelişiminde önemli rol oynayan Hoxb1.
 
Her iki genin kritik bölümleri bir araya getirildi ve günümüzden yaklaşık 530 milyon yıl önce bölünerek Hoxa1 ve Hoxb1'i ortaya çıkaran Hox1 geni inşa edildi.
 
Evrim tersine döndü
 
Yeni inşa edilen melez gen, antik genin tam olarak özdeşi değil, ama bilim adamları antik genle aynı fonksiyonları yerine getirdiğinden emin.
 
Genetik profesörü Mario Capecchi, "zaman yolculuğu yaparak, Hox1'in Hoxa1 ve Hoxb1'i ortaya çıkardığı döneme gittik" diyor: "Evrimin nasıl işlediği hakkında çok iyi bir örnek, çünkü onu tersine çevirmeyi başardık."

http://www.cnnturk.com/BILIM_TEKNOLOJI/haber_detay.asp?PID=15&HID=1&haberID=213913

Japonlar “görünmezlik giysisi” üretti

7/9/2008 07:57

Optik kamuflaj teknolojisyle üretilen yağmurluk giyen kişiyi şeffafmış gibi gösteriyor.

Giyilen giysi henüz tam görünmezlik sağlamasa da arkasındaki objelerin görünmesini sağlıyor.

15 Şubat —  Japonya’daki Tokyo Üniverisitesi profesörü Susumu Tachi tarafından geliştirilen kıyafet, gerçekte optik kamuflaj adı verilen bir illüzyon teknolojisine dayanıyor. Tachi, buluşun erken safhalarında olduklarını gelecekte kamuflajlı objeleri tamamen görünmez kılacaklarını öne sürüyor.

Tokyo Üniversitesi’nde gerçekleştirilen sunumda bir Japon bayan tarafından giyilen giysi tam olarak görünmezlik sağlamasa da arkasındaki obje ve kişilerin görünmesini sağlayacak kadar şeffaf bir görüntü oluşmasını mümkün kıldı.
       Optik kamuflaj teknolojisi, giysinin sırt kısmında bulunan bir mercek tarafından algılanan arka plan görüntüsünün, kıyafetin ön tarafına yansıtılarak şeffaflık hissi verilmesi prensibiyle çalışıyor.
       
CERRAHLAR VE PİLOTLAR DA FAYDALANACAK
       Bu teknolojinin gelecekte askeri alanlarda olduğu kadar, ameliyatlar sırasında kendi ellerinin ve ellerindeki aletlerin görüşlerini engellemesinden rahatsız olan cerrahlar ve kokpit yerlerinin inişler sırasında şeffaf olmasını isteyen havayolu pilotları tarafından da kullanılması bekleniyor.


http://www.ntvmsnbc.com/news/201828.asp

 

1,77 milyon yıllık fosiller bulundu

7/9/2008 07:51
1,77 milyon yıllık fosiller bulundu

Gürcistan'da bulunan, insanların 1,77 milyon yıl önceki atalarına ait fosiller, insan öncesi canlılarla günümüz insanının ortak özelliklerini taşıyor.



WASHINGTON - Buluntular, insanın, Afrika dışında bulunmuş en eski fosilleri olma özelliği taşıyor. Nature adlı bilim dergisinde yayımlanan makaleye göre 3 yetişkin ve 1 gence ait fosiller, başkent Tiflis'in 88 kilometre güneybatısındaki Dminisi'de bulundu.



Fosiller, kuyruksuz maymun benzeri yaratıklarla (australopithecines), insan türü (homo) arasındaki geçiş dönemini yansıtan özellikler taşıyor.
Kol, bacak ve omurga fosilleri, bu canlıların bugünkü insanlar gibi tamamıyla dik biçimde yürüyebildiklerini, dolayısıyla Afrika'dan dünyanın başka bölgelerine yayılmalarını sağlayacak biçimde uzun mesafeleri yürüyebildiklerini gösteriyor. Bugünkü insana benzeyen bu özelliklere karşın kollar ve göreli olarak daha küçük bir beyni gösteren kafatasları, australopithecines türüne benziyor.

Dolayısıyla bu fosillerin, insanın modern özellikleriyle, atalarının özelliklerini şaşırtıcı biçimde birarada barındırıyor. Araştırma ekibinin başkanı olan Gürcistan Ulusal Müzesi?nden David Lordkipanidze, bu fosillerin "Afrika dışında bulunan en eski insan fosilleri olduğunu" söyledi. Lordkipanidze, "Başları ilkel, ayakları ise günümüz insanları gibi" dedi.

Bu fosillerin bulunmasına değin bilim adamlarının, "Afrika'dan dünyanın diğer bölgelerine yayılmış insanlar, günümüz insanlarına benziyordu" diye düşündüklerini belirten Lordkipanidze, bu düşüncenin, bu bulgularla birlikte ortadan kalktığını kaydetti.

Çalışmaya katılan Harvard Üniversitesi antropologlarından Daniel Lieberman da, bugünkü görünümüne doğru evrim geçirmesinin, örneğin ayağa kalkmasının sanıldığı gibi çabucak gerçekleşmiş bir süreç olmadığını, dönüşümün yavaş ve aşamalı olduğunu vurguladı.

http://www.ntvmsnbc.com/news/420421.asp

Burdur'da Filin Atası Sayılan Mastadon Yaşamış

7/9/2008 07:49

Burdur'da Filin Atası Sayılan Mastadon Yaşamış

Burdur'un Kemer İlçesine Bağlı Elmacık Köyü Yakınlarında Sürdürülen Kazı Çalışmalarında, Filin Atası Sayılan 'Mastadon' Adlı Hayvan Fosiline Ait 3 Metre Uzunluğunda ve Yaklaşık 100 Kilogram Ağırlığındaki Savunma Dişi ile Kürek Kemiği Bulundu.


Burdur'un Kemer ilçesine bağlı Elmacık köyü yakınlarında sürdürülen kazı çalışmalarında, filin atası sayılan ''Mastadon'' adlı hayvan fosiline ait 3 metre uzunluğunda ve yaklaşık 100 kilogram ağırlığındaki savunma dişi ile kürek kemiği bulundu.

Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nurfettin Kahraman tarafından Gökyer mevkisinde yürütülen kazı çalışmalarında, geçen yıl bir Mastadona ait olduğu belirlenen kemik parçalarının bulunduğu mevkiden bir kilometre kadar mesafede, başka bir Mastadona ait dev boyutlu bir savunma dişi ile kürek kemiği bulundu.



Yrd. Doç. Dr. Nurfettin Kahraman, geçen yıl başlayan paleontolojik kazı çalışmalarının ikinci dönemine geçtiğimiz günlerde başladıklarını belirterek, geçen yılki kazılarda fil ve mamutun atalarından sayılan Mastadon kalıntılarıyla birlikte aslan, atların atası Hipparion, antilop, zürafa, gergedan ve çok sayıda kuş türü bulunduğunu hatırlattı. Yrd. Doç. Dr. Kahraman, bu yıl da geçen yıl kazı yapılan bölgeye 1 kilometre mesafedeki bir alanda fil ve mamutun atası sayılan, 6 ila 10 milyon yıl yaşında olduğu tahmin edilen bir Mastadon'un yaklaşık 3 metre uzunluğunda, 100 kilogram ağırlığında savunma dişi ile aynı hayvanın kürek kemiği kalıntılarının bulunduğunu açıkladı. Daha önce bu tür bir hayvana ait savunma dişinin sadece Çin'de bulunduğunu belirten Kahraman, ''Elmacık köyü yakınlarında savunma dişi ve kemikleri bulunan Mastadon, Çin'de bulunun Mastadon fosilinden daha yaşlı olması sebebiyle büyük bir önem arz ediyor'' dedi.

http://www.haberler.com/burdur-da-filin-atasi-sayilan-mastadon-yasamis-haberi/

 

Kanatlı sürüngen türü keşfedildi

7/9/2008 07:47
Kanatlı sürüngen türü keşfedildi

220 milyon yıl önce yaşamış karga büyüklüğünde bir kanatlı sürüngen türü keşfedildi.



13 Haziran 2007 Çarşamba

VIRGINIA - Paleantologlar, Kuzey Carolina - Virginia'da 220 milyon yıllık kanatlı bir sürüngen türü bulduklarını açıkladılar. Türe "Mecistotrachelos apeoros" (uçabilen, uzun boyunlu) ismi verildi.



Virginia Doğa Tarihi Müzesinden Nick Fraser "Yeni uçucunun en çok ilgimizi çeken özelliklerinden biri ayaklarının biçimi oldu. Ayakları kanca özelliği gösteriyor ve bu da tutunabilme yeteneğinin gelişkin olduğuna işaret ediyor. Bu kancayla ayaklarını dallara tutunmak için kullanıyor" dedi.

Sürüngenin ağaçlardaki böceklerle beslendiği ve ağaçtan ağaca uçarak avlandığı sanılıyor.

Fraser, küçük uçucunun türleri o dönemde tükenmiş olan uzun boyunlu sürüngen türü Protorosaurslar'la akraba olabileceğini düşünüyor.

"Boyunlarının uzunlukları gerçekten şaşırtıcı. Ama bundan daha da çarpıcı olan boyunlarının hemen altından başlayan kalın kaburga kemikleri" diyen Fraser, bu kemiklerin kanat altı kaslarını kuvvetle desteklediğini belirtti. Kanatlı sürüngenin bu özellikleri sayesinde bilinen tüm uçan sürüngenlerden daha yüksek manevra kabiliyeti olduğu düşünülüyor.

Fraser'a göre bu yeni keşif, uçabilen dinazorların evrimleri konusunda pek çok soruya yanıt olabilecek araştırmaların yapılmasını sağlayacak.

DİLİN EVRİMİ

7/9/2008 07:43
Dilin kökeni ve beyne etkileri

İlk İnsan aklında evrimleşen dördüncü bilişsel alan dil alanıydı. Büyük olasılıkla, 2 milyon yıl kadar önce, seslendirmenin zenginleşmesi yönünde seçilimci baskılar oluşmuş olmalıydı. Burada, Robin Dunbar ve Leslie Aiello’nun öne sürdükleri, dilin başlangıçta aletler ve avcılık gibi konular hakkındaki bilgilerden ziyade, yalnızca sosyal bilgileri iletmek için evrimleşmiş bir iletişim aracı olduğu yaklaşımını benimsedim. Grup büyüklükleri arttıkça, genel olarak kara yaşantısının neden olduğu baskılardan ötürü, tüy temizleme yoluyla sosyal bağlar oluşturmak için harcadıkları zamanı azaltmayı başaran bireyler ya da aynı zamanı vererek daha fazla sosyal bilgi toplayabilenler, üreme açısından daha başarılı olmuşlardı.


Tıpkı ağaçlarda yaşayan australopithecinelerin bipedalizmin evrimleşmesini olanaklı kılması gibi, bipedalizm de İlk Homolar, özellikle de H. erectuslar arasında gelişen seslendirme kapasitesinin evrimleşmesini sağlamıştı. Bu durum Leslie Aiello tarafından açıklığa kavuşturulmuştur. Aiello, bipedalizmin gerektirdiği dik duruş pozisyonu sırasında, boğazda, kuyruksuz büyük maymunlarınkinden çok daha aşağıda yer alan gırtlağın aşağı nasıl indiğini anlatmıştır. Gırtlağın yeni pozisyonunun sonucu değil ama bir yan ürünü, ünlü ve ünsüzlerin seslerini oluşturacak daha büyük bir kapasitenin ortaya çıkması olmuştu. Ayrıca, bipedalizmle ortaya çıkan nefes alma kalıplarındaki değişiklik de ses kalitesini geliştirmişti. Artan et tüketimi de önemli bir dilsel yan ürün oluşturuyordu, çünkü et ve yağların çiğnenmesi büyük miktarlarda kuru bitkilerin çiğnenmesinden daha kolay olduğu için, dişlerin boyutları küçülebiliyordu. Bu küçülme, çenenin geometrisini değiştirmiş, dilin, konuşmak için gereken, yüksek kaliteli ve çeşitli sesleri çıkarmasını, ağız boşluğu içinde hassas hareketler yapabilmesini sağlayacak kasların gelişmesine olanak sağlamıştı.

Dilsel kapasite İlk İnsan aklında sosyal zeka alanıyla yakından bağlantılıydı. Ama teknik zeka ve doğal tarih zekası bunlardan ve birbirlerinden ayrı kalmıştı. Bu durum, İlk İnsanların arkeolojik kayıtlarının farklı özelliklerini yaratmıştı. Bu özellikler bazı açılardan çok çağdaş, bazı açılardan ise çok arkaik görünüyorlardı.

H. erectus belki de bugünkü kuyruksuz büyük maymunlarda gördüğümüzden temel olarak daha karmaşık bir seslendirme kapasitesine sahipti, ama insan diliyle karşılaştırıldığında bu kapasite oldukça basit kalıyordu. Dilin, geniş bir kelime haznesi ve bir dizi gramer kuralından oluşan iki temel tanımlayıcı prensibinin evriminin, 500 bin ila 200 bin yıl önce meydana gelen ikinci beyin büyüme dönemiyle ilişkili olduğu sanılmaktadır. Bu unsurların varlığına rağmen, dilin özü sosyal bir dil olarak kalmıştır. Beynin bu ikinci büyüme dönemiyle ilgili bir açıklama öne sürmek, bu açıklamayı, kökeni bipedalizme ve kara yaşam tarzına bağlı olduğu açıkça belli olan birinci büyüme dönemi için yapmak kadar kolay değildir.

Bir olasılık, tekrarlanan beyin büyümesinin sosyal grupların daha da büyümesi ve bunun sonucunda zenginleşen dilsel kapasiteli bireylerin seçilim avantajına sahip olmasıyla ilişkili olabileceğidir. Bununla birlikte, büyük gruplara duyulan gereksinim, bunun, bireyin günlük temelde yaşadığı dar grupla değil daha büyük olan “bilişsel grup”la ilişkili olduğunu düşünsek bile, açık değildir. Aiello ve Dunbar bunun yalnızca global insan nüfusundaki artışı ve etçillere karşı değil ama diğer insan gruplarına karşı korunma gereksinimini yansıttığını öne sürerler.

Bununla birlikte burada evrim için yeni bir fırsat kapısı aralanmaktadır. Dil, akla (bireyin kendi aklına ya da bir başkasınınkine) bilgi iletmek için bir araç olarak iş görmeye ve bunu sosyal olmayan bilgi parçacıklarıyla yapmaya başlar başlamaz, beynin doğasında da bir değişim başlamıştı. Dil sosyal fonksiyonundan genel amaçlı bir fonksiyona dönüşmüş, bilinç ise diğer bireylerin davranışlarını tahmin edecek bir araçken, tüm davranışsal alanlarla ilişkili akılsal bir veritabanını idare edecek bir araç haline gelmişti. Akılda, yeni işlem gücünden çok yeni ilişkileri yansıtan bilişsel bir akışkanlık ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla bu akılsal değişim beyinde bir büyüme olmaksızın meydana gelmişti. Aslında bu değişim, yalnız insan aklına özgü olup, avcı-toplayıcı davranışı açısından birçok sonuçları olan sembolik kapasitenin kökenini oluşturuyordu. Ve artık görebildiğimiz gibi, bu özelleşmiş tip akılsallıktan genelleşmiş akılsallığa geçiş, ilk primatlara kadar uzanan bir dizi dalgalanmanın sonuncusuydu.

Bu bilişsel akışkanlık için seçilime yönelik en güçlü baskılardan biri dişiler için yiyecek sağlamaktı. Beynin büyümesi, dişilerin enerji tüketimini çoğaltan bebek bağımlılığının artmasıyla sonuçlanmış, bu yüzden dişilerin kendi yiyeceklerini sağlaması zorlaşmıştı. Dolayısıyla erkeklerin yiyecek sağlaması gerekli hale gelmiş ve bu da doğal tarih zekası ile sosyal zeka arasında bir bağlantı gereksinimiyle sonuçlanmıştı. O halde, Yakın Doğu’nun İlk Çağdaş İnsanlarının davranışlarından anlaşılabileceği gibi, belki de bu bilişsel alanların birbiriyle entegre olan ilk alanlar olması ve ardından teknik zekanın onları izlemesi şaşırtıcı değildi. Ayrıca bebeklik döneminin uzaması bilişsel akışkanlığın gelişmesi için gereken zamanı da sağlamış oluyordu.

Bilişsel akışkan zihne geçiş ne kaçınılmaz ne de önceden planlanmış bir gelişmeydi. Evrim yalnızca çeşitli özelleşmiş zekaları olan bir akıl üreterek farkında olmadan yarattığı fırsatlardan yararlanmaktaydı. Aklın 100 bin yıl önce, özelleşme kapasitesi açısından bir sınıra ulaşmış olması mümkündü. Bilişsel akışkanlığın diğer İlk İnsanlarda, Neanderthallerde ya da Asya’nın arkaik H. sapienslerinde neden evrimleşmediği sorulabilir. Aslında, Avrupa’daki Neanderthallerin sonuncusunda sosyal ve teknik zekalar arasında bilişsel akışkanlığın izine rastlamak mümkündür. Çünkü bu Neanderthaller biçimleri zaman ve mekanla sınırlı olan ve bu yüzden sosyal bilgi taşıyabilecek el ürünleri yapmaya başlamış gibi görünmektedirler. Yine de bu gelişme tamamlanamadan tam bir bilişsel akışkanlığa erişmiş olan Çağdaş İnsanlar tarafından yokluğa itilmişlerdi.

Bilişsel akışkanlık insaların sanat ve din gibi yeni etkinlik türleriyle ilgilenmelerini sağlıyordu. Bunlar ortaya çıkar çıkmaz, genç akılların gelişimsel içerikleri değişmeye başlamıştı. Çocuklar sanat ve din ideolojilerinin var olduğu bir dünyaya geliyorlardı; bu dünyada aletler özel görevler için tasarımlanıyor ve özdeksel kültürün bütün malzemeleri sosyal bilgiyle donanıyordu. 10 bin yıl öncesine varıldığında tarımsal bir yaşam biçiminin başlangıcı ile gelişimsel içerikler daha da köklü biçimde değişmeye başlamıştı. Tarımsal yaşam biçimi, bilişsel akışkanlığın bir başka yan ürünüydü. Bu yeni kültürel içeriklerle büyüyen çocukların akıllarında doğuştan var olan sezgisel bilgiler, yeni tür özelleşmiş bilişsel alanlar için bir “marş pedalı” işlevi görmüş olabilirdi. Örneğin endüstriyel bir ortamda büyüyen küçük bir çocukta artık “doğal tarih zekası” gelişmeyebilirdi. Bunun yerine, her ne kadar hiçbir tarihöncesi avcı-toplayıcıda böyle bir alan gelişmemişse de, bazı ortamlarda “sezgisel fiziğin” belirli özelliklerinin marş pedalına basmasıyla, matematikle ilgili bir özelleşmiş alan gelişmiş olabilirdi.

Kültürel evrimin bilişsel akışkanlığın ortaya çıkmasıyla serbest kalan, heyecanlı ve devamlı büyüme hızı, genç akılların içeriklerini değiştirmeye devam ediyor, bunun sonucunda da özel alanlı yeni bilgi türleri ortaya çıkıyor. Ama, bütün akıllar bilişsel bir akışkanlık geliştiriyorlar, çünkü bu çağdaş aklın tanımlayıcı özelliğini oluşturuyor.

(Steven Mithen, Aklın Tarih Öncesi, “Aklın Evrimi” başlıklı bölümden derlendi. Dost Kitabevi, Ankara, Aralık, 1999)



KUTU

İnsanın kısa öyküsü

A. ramidus, A. anamensis


A. ramidus 4.5 milyon yıl öncesinde yaşamış, bilinen en eski insan atasıdır. 1994’te Etiyopya’nın Orta Awash bölgesinde bulunan ve diğer bütün insan atalarına göre daha fazla maymun özellikleri sergileyen 17 fosil örneğinin yardımıyla tanımlanmıştır. A. ramidus’un bedeni şempanzeninkine benzetilebilir. Aslında, bu fosillerin Ardipithecus adıyla yeni bir sınıflandırmaya dahil edilmesi de önerilmektedir. Fosillerin elde edildiği alandaki ağaç, tohum ve maymun örnekleri A. ramidus’un ormanlık bir bölgede yaşamış olduğunu göstermektedir.

A. anamensis, Kenya’da Kanapoi’de 1955 yılında bulunan dokuz fosil örneğinin yardımıyla tanımlanmıştır. Bu türün 4.2-3.9 milyon yıl önce, yine ağaçlık ya da çalılık habitatlarda yaşadığı anlaşılmaktadır. A. ramidus’tan oldukça büyük olduğu görülmekteyse de, kafatasının arka kemiklerinin (postcranial) bulunamaması yüzünden iki tür arasında bir karşılaştırma yapmak zorlaşmaktadır. Muhtemelen, bir süre çağdaş yaşadıkları düşünülmekte, A. afarensis ile olan ilişkilerine ise açıklık getirilememektedir.

İnce yapılı Australopithecineler (A. afarensis ve A. africanus)

Bu iki tür 4 milyon yıl ile 2.5 milyon yıl öncesi arasında yaşamışlardır ve ikisi birlikte “ince yapılı australopithecineler” olarak anılmaktadırlar. A. afarensis, en iyi şekilde, takma adı “Lucy” olan, neredeyse eksiksiz bir iskelet fosili aracılığıyla tanınmaktadır. Lucy, A. afarensis’in pek çok başka örneği ile birlikte, Etiyopya’nın Hadar bölgesinde keşfedilmiştir. 1-1.5 m (3 ft 3 in-5 ft) boyunda ve 30-75 kg (66-165 lb) ağırlığında olup 400-500 cc’lik bir beyin büyüklüğüne sahip olduğu sanılmaktadır. Küçük yapılı, kolları bacaklarına oranla daha uzun, el ve ayak parmakları kıvrıktı. Bu özellikler A. afarensis’in ne tam bir iki ayaklı, ne de tamamen ağaçlarda gezmeye uyum sağlamış bir tür olduğunu öne sürmektedir. Laetoli, Tanzanya’da bulunan ve 3.5 milyon yıl öncesine ait olan ayak izlerinin A. afarensis tarafından bırakıldığı tahmin edilmektedir.

A. africanus’un fosilleri Güney Afrika’da bulunmuştur. Bu tür, A. afarensis’le yaklaşık aynı boyutlara ve aynı beyin kapasitesine sahip olup iki ayak üzerinde yürümeye uyum sağlamış gibi görünmektedir. Daha yüksek bir alın yapısına ve daha az çıkık kaş kemerlerine sahip olan kafatasıyla A. africanus’unki arasında karşıtlıklar bulunmuştur. Diş yapısı açasından A. afarensis’inkilerle karşılaştırıldığında, A. africanus’un kesici dişlere benzeyen daha küçük köpek dişleri ve daha geniş öğütücü dişleri vardır.

İri yapılı australopithecineler (P. boisei ve P. robustus)

İri yapı özellikleri belirgin olarak evrimleşmiş olan australopithecineler, Paranthropus olarak adlandırılan farklı bir sınıflandırmaya dahil edilmişlerdir. Güney Afrika’da bunlar P. robustus olarak anılmaktadırlar ve 40-80 kg (90-175 lb) ağırlığındaydılar. Bu durum, çağdaş gorillerde olduğu gibi, erkeklerin dişilerden önemli ölçüde daha büyük olduklarını akla getirmektedir. Doğu Afrika tipi olan P. boisei ise daha büyük ve 1.4 m (4ft 6 in)’lik boyu ile biraz daha boylu olmalıydı.

İri yapılı australopithecinelerin anatomik özellikleri pek çok bitkisel gıdanın öğütülmesini içeren otçul bir beslenme şekline ve dişler arasında hatırı sayılır bir güç üretildiğine işaret eder. En dikkat çekici özellikleri kalın altçene kemikleri, çok büyük öğütücü dişler ve kafatasında bulunan ve güçlü çiğneme kasları için gerekli bağlantıyı sağlayan ok şeklindeki kemiktir. Fosil kayıtlarında 2.5 milyon yıl önce görülmesinin ardından, Paranthropus türü, günümüzden 1 milyon yıl öncesine kadar yaşamını sürdürmeye devam etmiştir.

İlk homo (H. habilis, H. rudolfensis ve H. ergaster)

Yaklaşık 2 milyon yıl önce Homo sınıfına dahil edilen yeni fosil tipleri ortaya çıkmıştır. Bunlar şekil ve büyüklük açısından dikkat çekici bir çeşitlilik göstermektedir ve bunun sonucunda farklı türleri temsil etmeleri de olasıdır. Hepsinin tipik özelliği 500-800 cc arasında değişen ve australopithecinelerden daha büyük bir beyin hacmine sahip olmalarıdır. Bu bulguların ortaya çıktığı en önemli bölgeler Olduvai Gorge, Tanzanya ve Koobi Fora, Kenya’dır. H. habilis’in en iyi korunmuş örneği olan KNM-ER 1470 burada bulunmuştur. H. habilis beden yapısı olarak daha çok australopithecineye benziyordu, ama insana benzer bir yüz ve diş yapısına sahipti. Buna karşılık, H. rudolfensis insana benzer bir bedene sahip olmakla birlikte, australopithecinelerin yüz ve diş yapısı özelliklerini korumuştu. 1.6 milyon yıl öncesine gelindiğinde, bu ilk Homo türlerinin fosilleri artık görülmez olmuştur. Bu boşluğun, bir başka Homo tipi olan H. ergaster’den evrimleşen H. erectus tarafından doldurulduğu anlaşılmaktadır.

H. erectus

H. erectus’un ilk fosilleri 1.8 milyon yıl önce Afrika’nın Koobi Fora bölgesinde ve Java’da bulunmuştur. H. erectus’un Afrika’daki ilk Homolar’dan türediği, daha sonra hızla Asya’ya yayıldığı düşünülmektedir. Gürcistan’daki Dmanisi bölgesinden H. erectus’a ait bir altçene kemiği de çıkarılmıştır. Bunun yaklaşık 1.4 milyon yıllık olduğu tahmin edilmektedir. H. erectus, 750-1250 cc hacminde, ilk Homolar’ınkinden daha büyük bir beyne sahipti. Çıkık kaş kemerleri ve iri yapılı bir iskeleti vardı. Asyalı H. erectus’un, Zhounkoudian Mağarası’ndan çıkarılan ve bir zamanlar “Pekin adamı” olarak bilinen Homolar’ınkine benzeyen kafatası, kemik çıkıntıları ile Afrika’dakilerin kafataslarından daha sıkı şekilde desteklenmiştir. En şaşırtıcı H. erectus fosili Kenya’daki Nariokotome bölgesinden çıkartılan ve 12 yaşında bir çocuğa ait olan eksiksiz sayılabilecek bir iskelettir. Bu örnek hızlı çocuk gelişimi açısından kanıt oluşturmaktadır. Bu hızlı gelişme ilk insanlara özgü bir özellik gibi görünmektedir. Bahsi geçen fosil, tropik ortamlarda yaşayan insanların fizik özelliklerine sahiptir. H. erectus 300 bin yıl öncesine kadar yaşam sürmeye devam etmiştir.

Arkaik H. sapiens, H. heidelbergensis

Arkaik H. sapiens’e ait örnekler yaklaşık 400 bin ile 100 bin yıl öncesi arasında, Afrika ve Asya’da bulunmuştur. Afrika’da Broken Hill, Florisbad ve Omo’dan, Doğu Asya’da ise Dali ve Maba’dan gelen örnekler oldukça önemlidir. Arkaik H. sapiens iyi tanımlanmamış bir türdür ama 1100-1400 cc hacmindeki daha iri boyutlu beyni ve daha yüksek ve yuvarlak olan kafatası ile H. erectus’tan ayırt edilebilmektedir. İskeletinin kalan kısımları ile ilgili çok az bilgi vardır. Bununla birlikte onun da H. erectus kadar iri yapılı ve kaslı olduğu sanılmaktadır.

H. heidelbergensis Avrupa’daki ilk insanlar için kullanılan isimdir ve H. erectus’tan türemiştir. Onunla ilgili çok az kalıntı olduğu bilinmektedir. Almanya, Mauer’de yalnızca bir çene kemiği ve İngiltere, Boxgrove’da bir bacak kemiği parçası bulunmuştur ve bunların her ikisi de yaklaşık 500 bin yıl öncesine aittir. İki örnek de H. heidelbergensis’in büyük ve iri bir tür olduğunu düşündürmektedir. İspanya, Atapuerca’da bulunan ve kısa süre önce en az 780 bin yıllık olduğu saptanan insan fosilleri de H. heidelbergensis’e ait olabilir.

Neanderthaller (H. neanderthalensis)

H. neanderthalensis’in, 150 bin yıl önce H. heidelbergensis’in evrimleşmesi sonucunda oluştuğuna inanılmaktadır. 220 bin yıl öncesine ait olup Kuzey Galler’deki Pontnewydd Mağara’sında bulunan örnekler üzerinde kolay tanımlanabilecek bazı Neanderthal özellikleri bulunmuştur. “Klasik” Neanderthaller Avrupa ve Yakındoğu’daki arazilerde bulunmuşlar, 115 bin 30 bin yıl arası bir zaman önce yaşamışlardır. Fransa’da Saint Cesaire bölgesinde (33 bin yıl öncesine ait), Yakındoğu’da Tabun (110 bin yıl öncesine ait), Kebara’da (63 bin yıl öncesine ait) bulunan fosiller dikkat çekicidir. H. neanderthalensis, 1200-1750 cc hacmindeki daha büyük beyni, daha geniş burnu ve belirgin olmayan kaş kemeriyle H. erectus’tan ayırt edilir. Kısa bacaklı, tıknaz ve adaleli olup güçlü bir bedene, geniş, fıçı biçimli bir göğüse sahiptir. Anatomik özelliklerinden birçoğu buzul ortamlarda geçen yaşamına uyum sağlarken oluşmuştur. Neanderthal bedenlerinin, güç bir fiziksel yaşam biçimini yansıttığı sanılmakta, dejenerasyona neden olan hastalıklar ve yüksek oranda fiziksel yaralanmalarla karşı karşıya kaldıkları düşünülmektedir.

H. sapiens sapiens

Anatomik açıdan çağdaş insanların (AÇİ) en eskileri Yakındoğu’da Qafzeh ve Skhul ve Güney Afrika’da Border Mağarası ve Klasies Nehri ağzında bulunmuşlar ve 100 bin yıl kadar önce yaşamışlardır. Kuzey Afrika’daki Jebel Irhoud’da bulunan örneklerin de H. sapiens olma olasılığı vardır. AÇİ’lerin Afrika’daki ilkel H. sapiensler’den türediğine inanılmaktadır. Klasies Nehri ağzında bulunan parçalanmış örnekler de bazı ilkel özellikler göstermektedir ve bir geçiş türünü temsil ediyor olabilirler. AÇİ’ler hem arkaik H. sapiensler’den hem de H. neanderthalensisler’den daha az iri yapıdaki fizikleri, kaş kemerlerinin küçülmesi bazen de tamamen ortadan kaybolması, daha yuvarlak bir kafatasına ve daha küçük dişlere sahip olmalarıyla ayrılırlar. 1200 ve 1770 cc hacmindeki beyin büyüklüğü, H. neanderthalensis’inki ile aynı ya da ondan biraz daha küçüktür.

(Steven Mithen, Aklın Tarih Öncesi, “Geçmişimizle İlgili Bir Tiyatro Oyunu” başlıklı bölümden derlendi. Dost Kitabevi, Ankara, Aralık, 1999)

Maymundan insana geçişte işin rolü

Friedrich Engels

Sunuş


Karl Marx ile birlikte Bilimsel Sosyalizmin ve Diyalektik-Tarihi Materyalizmin kurucusu olan Friedrich Engels’in “Maymundan insana geçişte işin rolü” başlıklı makalesi, “Doğanın Diyalektiği” adlı bitirilememiş çalışmanın içinde yer alıyor. Engels, bu makaleyi 1876 yılında kaleme aldı. Engels’in, iş (emek) sonucunda ikiayaklılığa geçişin ve elin özgürleşmesinin, insanın ve insan beyninin gelişmesindeki rolüne ilişkin ortaya attığı tezler, günümüzün bilimsel verileriyle doğrulanmıştır. Bu önemli makaleden konumuzu ilgilendiren bazı pasajları sunuyoruz.

“Bu maymunlar, belki de özellikle yaşayış biçimleri dolayısıyla ağaçlara tırmanırken ellerine ve ayaklarına farklı fonksiyonlar kazandırarak düz yerde yürürken ellerini kullanma alışkanlığını yavaş yavaş bırakmaya, dik biçimde bir yürüyüş kazanmaya başladılar. Böylece maymundan insana geçiş için en önemli adım atılmış oldu.”

“Asıl adım atılmıştı; el özgür hale gelmişti ve artık durmadan yeni beceriler kazanbiliyordu. Böylece kazanılan daha büyük esneklik kuşaktan kuşağa geçiyor ve artıyordu. O halde el, iş organı olmakla kalmaz, aynı zamanda onun ürünüdür.”

“İnsan elinin gittikçe gelişmesi ve buna paralel olarak ayağın dik yürüyüşe uyması, hiç şüphesiz böyle bir korelasyon yoluyla organizmanın öteki kısımları üzerinde de etkisini göstermiştir.”

“Önce iş, sonra onunla birlikte dil... Bir maymunun beyninin etkileyen en önemli iki dürtü bunlardır ve bu etki altında maymun beyni, bütün benzerliğine rağmen çok daha büyük ve çok daha üstün bir insan beynine doğru gelişmiştir. Ama beynin gelişmesiyle onun en yakın araçlarının, duyu organlarının gelişmesi yanyana gitmiştir. Dilin sürekli gelişmesi içinde işitme organının aynı ölçüde incelmesi zorunlu olarak nasıl yanyana gitmişse, beynin gelişmesine paralel olarak bütün duyular da gelişmiştir.”

“Avlanma ve balıkçılık, salt bitkiyle beslenmekten etin de birlikte yenmesine geçişi gösterir. Burada da maymundan insana geçiş bakımından bir adım söz konusudur. Et yemek, organizmanın metabolizma için gerektirdiği en önemli maddelerin hemen hazır bir durumda bulunmasını da sağlıyordu. ... Oluş halindeki insan, bitkiden uzaklaştıkça, aynı ölçüde de hayvanın üstüne çıkıyordu. ... En önemlisi de, etle beslenmenin, beslenmesi ve gelişmesi için gerekli maddelerin eskisinden daha fazla temin edilen beyin üzerindeki etkisi olmuştu. Bundan dolayı beyin, kuşaktan kuşağa daha hızlı ve daha iyi gelişebiliyordu.”

(Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği, “Maymundan insana geçişte işin rolü” adlı bölümden, çev. Arif Gelen, Sol Yay., Ankara, 1970)

Akıl nedir?

“Akıl” dediğimiz şey beynin varoluş tarzından başka bir şey değildir. Milyonlarca yıllık evrimin ürünü olan muazzam ölçüde karmaşık bir olgudur. Beyin ve sinir sisteminde gerçekleşen karmaşık süreçleri ve bir o kadar karmaşık olan zihinsel süreçlerle çevre arasındaki karşılıklı ilişkileri çözümlemekteki zorluk, düşüncenin doğasını doğru bir biçimde anlamamızın yüzyıllarca gecikmesine neden oldu. Bu durum idealistlerin ve ilahiyatçıların, bedende geçici olarak konaklamak üzere tasarlanmış maddesel olmayan bir öz olarak düşünülen “ruh”un mistik addedilen doğası üzerine spekülasyonlar yapmalarına olanak tanıdı. Modern nörobiyolojinin atılımları, idealistlerin nihayet son sığınaklarından da kovulmaları anlamına gelir. Beyin ve sinir sisteminin sırlarını çözmeye başladıkça, aklı, doğa-üstü etkenlere başvurmaksızın, beyin faaliyetlerinin toplamı olarak açıklamak giderek daha kolay hale gelmektedir.

Nörobiyolog Steven Rose’un sözleriyle (Steven Rose, The Conscious Brain - Bilinçli Beyin - London, 1976), akıl ve bilinç “insanoğlunun ortaya çıkışı yolunda bir dizi evrimsel değişim içinde gelişen özgün beyin yapılarının evriminin kaçınılmaz sonucudur... Bilinç, kendine özgü bir karmaşıklık düzeyinin ve serebral kortekse (beyin kabuğuna) ait sinir hücreleri (nöronlar) arasındaki etkileşim derecesinin evriminin bir sonucudur. Bunun aldığı biçim her bireyde, bireyin çevresiyle ilişkisi içerisinde gelişimi tarafından büyük ölçüde değiştirilmiş olsa da durum budur.”

(Alan Woods ve Ted Grant, Aklın İsyanı, “Aklın Doğuşu” başlıklı bölümden, çev: Ömer Gemici ve Ufuk Demirsoy, Tarih Bilinci Yay., Ocak 2001.)




Kaynak : Haziran 2001 , Bilim ve Ütopya dergisinden alinmistir

ORGANELLER

7/9/2008 07:41
EUKARYOT ( ÇEKİRDEKSİZ HÜCRE )' LERİN EVRİMİ
Çekirdekli hücreler adım adım evrimleşerek değil, belirli kademelerde evrimleşmiş diğer hücrelerle simbiyoz yapmak suretiyle organizasyonlarını geliştirmişlerdir.Bunun için birçok kanıt ta vardır.Bu fikri ilk defa 1900 yıllarında Rus Botanikçisi MERESCHKOWSKY ortaya atmıştır.

Çekirdekli hücreler, isminden de anlaşılabileceği gibi kalıtsal materyali hücre içinde belirli bir zarla çevrilmiş çekirdeğin içinde bulunan hücrelerdir.Kromozomları DNA 'lardan ve proteinlerden yapılmıştır.Mitozla bölünürler.Stoplazmalarında karmaşık organeller taşırlar; Ribozom, Mitokondri, Golgi komplexi, Endoplazmik Retikulum, Lizozom, Kloroplast, ...

PROKARYOT'LARIN (ÇEKİRDEKSİZ HÜCRELERİN ) EVRİMİ
Bakteriler, mavi-yeşil algler, rikestsiyalar, antinomisetler ve miykoplazmalar bu gruptandır.Mavi-yeşil algler hariç, hepsi bir hücrelidir.Organeller ve karmaşık sitoplazma bu canlılarda yoktur.Mavi-yeşil algler çekirdeksiz hücrelerin en gelişmiş kolunu oluşturur.

Hemen hepsi kromozom olarak proteinle kuşatılmış çember şeklinde bir DNA zinciri içerir.Mitoz bölünme yoktur.Kromozomlar açılarak ve hücrenin bir ucundan diğer ucuna hareket ederek kendilerini eşler. Daha sonra hücre bölünür.Her hücrede haploit olan tek bir kromozom vardır.

Fosilleri olmadığından kesin bir yargıya varmamız olanaksız olmasına karşın, yaklaşık iki buçuk ila üç milyar yıl önce, kese şeklindeki ilkin hücrelerden prokaryotların evrimleştiği varsayılmaktadır.

ÇEKİRDEK ZARININ EVRİMİ
Hücrenin beyni sayılan çekirdeğin, geçmişte fosil bırakmadığı için , nasıl oluştuğunu açıklamak oldukça zordur.Büyük bir olasılıkla DNA taşıyan ilkin bir hücrenin, DNA taşımayan daha büyük bir hücreye girmesiyle meydana gelmiştir.Çekirdeğin yaklaşık iki buçuk ila üç milyar yıl önce ortaya çıktığı var sayılmaktadır.Mitozun ortaya çıkması da yaklaşık bir milyar yıl önce olmuştur

KAMÇI VE SİLLERİN EVRİMİ
Bu değişiklikte bir kısım adrıbeslek hücre, klorofil taşıyanhücreleri tutsak edip onlardan geçinmeye başlarken , bir kısmı da avcılıkla geçinmeye başlamıştı.Uygunışık ararken değişik hücresel hareketlerle yer değiştirebilen pigmentli hücreleri ( özellikle yılankavi hareketlerle ) avlayabilmek için adribeslek yaşayan hücrelerin de hareket organellerini kazanma zorunluluğu ortaya çıkmıştır.Başlangıçta, daha önce birikmiş hareketsiz depo maddelerini yerken hareket organellerine gereksinmesi yoktu ; hücre zarı hareketleri yeterliydi. Son durumda ise gerçek bir av-avcı ilişkisi ortaya çıkmıştı.

Kamçı da bulunduğu hücrelerde kademe kademe gelişmemiş, dışarıdan hazır alınmıştır.Öyleki, bugün Spirochaeta olarak bilinen, çekirdeksiz, küçük, tirbişon şeklindeki bakteriler, dönerek ve yılankavi kıvrılarak ileriye doğru hareket eder.Bu bakterilerin enine kesitleri incelendiği zaman,yapılarının bugün kü sillere çok benzediği, onlar gibi çevrede boyuna dokuz fibril taşıdığı görülür.Bu şekildeki bir bakteri, bir rastlantı sonucu böyle bir hareketsiz hücrenin üzerine yapışırsa, bu birlikten her ikisi de yararlanır.Bakteri, büyük hücreye hareket yeteneği verir; büyük hücrede bakteriyi yenmekten kurtarır ve aldığı besinlerden yararlanmasını sağlar.Bu simbiyozis, bir zaman sonra, birbirlerinden ayrılamayacak kadar gelişir.Bununla beraber kamçılar kendi otonom hareketlerini hala sürdürürler.

ENERJI ELDE EDILME YONTEMLERININ VE MITOKONTRILERIN OLUSUMU
(Oksijenli Solunuma geçiş )

İlk oluşan canlı moleküller enerji kaynağı olarak ortamda bulunan fosforik asiti ve belki kısa dalgalı bazı güneş ışınlarını kullanmışlardır.

ANARGANİK MADDELERDEN ENERJİ ELDE EDİLMESİ:
Ham maddeler bittikten sonra ilkin hücrelerin birkısmı fotosentez yapma yetenegini kazanırken , bir kısmı da hatta bir hücreliler enejilerini, demiri , kükürtü,Nitratı ...vs. ortamda zenginleşmeye başlayan Oksijenle Oksitlemek suretiyle elde etmeyi başarmışlardır.Bunlara Fe,S,Ni..vs Bakteriler denir.

Oksijen ortaya çıkmadan önce ortamda bulunan organik moleküller özellikle Glikoz ve benzerleri ilkin hücreler tarafında mayalanmayla parçalanarak bir miktar enerjiye dönüştürülüyordu.Bu yıkımın en genel şekli hemen tüm hücrelerde stoplazma içinde meydana gelen yaklaşık on tepkimeli kademeli Glikozdur.Bu stoplazmanın en ilkel enerji kazanma ortamı olarak zamanımıza kadar geldiğini gösterir.Yani stoplazma ilkel yapısını kısmen korumuştur.Glikozun son ürünü Laktik asittir.Başlangıçta ortamda oksijen olmadığı için yıkılma bu kademeden ileriye götürülemez ve Laktik asit atık madde olarak dışarıya atılır.Bu evreye kadar olan parçalanmalar mayalanmanın (fermantasyonun) ilk evrelerine çok benzerlik gösterir.Bugün bu yolla oksijenle enerjilerini kazanan hücrelerin tepkimelerindeki ilk kademelerde (Glikoliz) keza bazı bakterilerde ve mayalarda hala oksijen kullanılmadan enerji elde edilmektedir.Glikozda şeker içindeki enerjinin ancak 1/12 si kullanılır.

Bu evreye kadar gelmiş ilkel hücrelerin bir kısmı, serbest oksijen oluşmadan önce bir kademe evrimsel gelişme daha yaparak mayaları meydana getirmiştir.Nitekim bu kademede bir miktar enerji daha elde edilerek Laktik Asit, Etilalkole (=ispirtoya) dönüştürülür ve ayrıca Karbondioksit çıkartılır.Enerjinin büyük bir kısmı dışarıya atılan alkolde kalır.Alkol ortalama %12’ye yükselince zehir etkisi yaparak kendisini meydana getiren hücreleri öldürür.Çevrede besin olduğu sürece bu yöntemle enerji elde edilmesi başarıyla yürütülebilir.

MİTOKONTRİLERİN OLUŞUMU
Oksijenli Solunuma Geçiş

Hammadde bitmiş su karbondioksit ve tuzlardan güneş ışığının etkisi altında kendi besin maddesini yapan klorofilli hücreler ortaya çıkmaya başlamıştır.Bu gelişmenin sonucu, canlıların o güne kadar karşılaşmadığı , canlılar için zehir etkisi olan serbest oksijen bir çeşit artık madde olarak ortama atılmaya başlamıştır.Oksijen ortamda bulunan biyomerleri ve polimerleri oksitleyerek yok ediyordu.Eğer oksijenden koruma mekanizması ortaya çıkmasaydı bir daha canlılık oluşmamak üzere tümüyle yok olacaktı.Çünki ortamdaki polimerler bitiş yenilerinin meydana gelmesi de önlenmişti.

Işte bu aşamada bakteri benzeri ilkin hücrelerden bazıları belkide tüm dünyada yalnız birtanesi oksijene karşı korumayı sağlayan enzim sistemine (sistemlerini) geliştirmiş; hatta onu metabolizmasının bir parçası olarak kullanmaya başlamıştır.Bu hücre ve onun dölleri onun tartışmasız bir üstünlük kurarken diğerleri bu doğal seçilimin sonucu tamamen yok olmuştu.Tahminen birkaç yüzbin sene içerisinde bu yeni formlar tüm dünyada hakim duruma gelmişti.Çünki sadece Laktik asite kadar (Bir kademe daha gelişme gösterenler etil alkole kadar) parçalanarak enerjisi alınmış (sadece 2 ATP) son ürünler bu yeni sistemde oksitlenerek SU ve Karbondioksite kadar parçalanıyor ve böylece çok büyük miktarlarda (36 ATP) enerji elde ediliyordu.Bu yeni özellik kazanmış bireyler çok büyük besin kaynaklarıyla karşılaşmıştı.Çünki o güne kadar Laktik asiti daha ileri kademelerde parçalayan herhangi bir canlı oluşmamıştı.Gerçek ‘solunum’ deyimi bu aşamadan sonra kullanılmalıdır.Bazı yontemlerle Nitrit, Nitrat, Sülfür, Demir, Mangan, ...vs. ‘den oksijenli ve oksijensiz (mayalar) enerji elde eden formlar hariç diğer tüm canlılar kamçılılardan insana kadar bu yeni gelişen hücrenin torunlarıdır.

Bu yeni özelliği kazanan hücreler bugünki hücrelerde ; hücrenin enerji gereksinmesine göre belirli sayıda bulunan küçük oval şeklini işlevine göre değiştirebilen, yüzey ve enzim tepkimelerini yürüten; kendine özgü DNA taşıyan hücreden bağımsız olarak çoğalabilen; içi Lamel ya da tüp şeklindeki yapılarla bölünmüş Mitokontrilerdir.Bugün oksijenli solunum yapan bakterilerin yapısı hemen hemen mitokontrilerin yapısını andırır.Mitokontrilerin zarı , bakterilerin zarına benzer ve bu zarla tepkimeleri benzer şekilde yürütürler.DNA ‘ları bakterilerde olduğu gibi çember şeklindedir.

Oksijenli metabolizmaların bir kısmı olarak kullanılabilen bakteri benzeri bu hücreler büyük bir olasılıkla daha büyük yapılı hücreler tarafından yutularak ya da herhangi bir şekilde hücre içine alınarak ortak yaşamaya başlamıştır.Hücre stoplazma içerisinde (Bu günde hemen hemen tüm canlılarda olduğu gibi) oksijen kullanılmadan parçalanan maddeler (çoğunluk laktik asite kadar) bakteri benzeri hücreler yani ilkel mitokontriler tarafından alınarak oksijen kullanılmak suretiyle Karbondiokside ve suya kadar parçalanıyor; bu arada meydana gelen ATP’nin hepsi ( molekül başına net 36 ATP) kullanılmadığı için bir kısım artık maddeye ya da ara ürün olarak ortalama, yani hücrestoplazmasına veriliyordu.Bu maddeler yani ATP büyük hücrelerinin enerji gereksinmesini karşılıyordu.Bu ilişki bir zaman sonra tam bir simbiyozise dönüştü ve birbirlerine bağımlı olmadan serbert yaşama yeteneklerini yitirdiler.Daha sonra ki tüm gelişmeler, bu simbiyont mitokontrilerin gereksinme duydukları oksijene mitokontrilere en iyi şekilde ileten sistemlerin gelişmesi yönünde oldu.

Bu arada laktik asiti bir miktar daha işleyerek enerji elde eden hücrelerin (alkol meydana getiren maya hücrelerini düşünün) bazıları, oksijenli ortama daha değişik bir şekilde uyum yaparak sirke bakterilerini meydana getirmiştir.Bunlar, oksijen kullanmak suretiyle alkolü son ürünlerden , asetik asiti (=sirkeyi) elde ederler ve bir miktar daha enerji kazanırlar.Bu nedenle alkol (örneğin şarap) oksijenin giremediği kapalı kaplarda elde edilir; fakat açık bir ortamda belirli bir süre bırakılsa, sirke bakterileri faaliyete geçeceği için sirkeleşme ortaya çıkar.

Yalnız burada henüz çözümlenemeyen bir sorun vardır.Mitokontriler bu parçalanmaları gerçekleştirirlerken belirli sayıda enzim kullanırlar.Bu enzimlerin bir tanesinin eksikliği tüm sistemin durmasına neden olur.Ayrıca oksijenli enerji kazanımı kademe kademe gelişerek bir sistem olarak da görünmemektedir.eksik sistemler elemine edilecektir.Tümü ancak bir işlev sistemi oluşturur.Bu nedenle buraya kadar ilke olarak savunduğumuz kademe kademe gelişme yerine ister istemez çok az bir olasılık da olsa , mitokontrilerin oksijenli tepkimelerini yürütecek tüm enzimlerinin (Kreps enzimleri) bir defada, bir rastlantı sonucu bir hücreye girdiğini ya da bir defada o hücre içinde oluştuğunu kabul etmek zorundayız.Çünki oksijeni tam olarakkullanamayan, yani ara kademede kalan tüm sistemler oksijenle temasa gelince yok olacaktı.Bu nedenle oksijeni sonuna kadar kullanabilen sistemlerin bir defada gelişmesi zorunludur.

SONUÇ ;
Bu yaklaşımların tümü, canlıların, kendi dünyamız üzerinde oluştuğunu kesinlikle belirtmektedir.Evrende bulunabilecek bir çok uyduda (bugüne kadar güneş sisteminin dışında, uydusu olan tekbir yıldız saptanmıştır) aynı koşulların olabileceği ve oralarda da yaşamın oluşabileceği düşünülebilir.Hatta birçoğunda bizim yaşam biçimimize uygun hayatın olabileceği genel bir kanıdır.Fakat onların gelişmişliği konusunda zaman konusunda büyük farkların olacağı kesindir.Insandan daha gelişmiş bir varlık iki koşulda olabilir.Birincisi zaman bakımından bizden çok daha önce meydana gelmiştir; dolayısıyla gelişmesi için bizden daha fazla zaman bulmuştur.İkinci koşul ise büyük bir olasılıkla florla solunum yapan canlıların oluşmasıdır.Biz oksijenle solunum yaptığımıza göre, evrendeki en aktif ikinci maddeyi oksitleyici olarak kullanıyoruz demektir.Flor daha aktif bir oksitleyici olduğundan, floru kullananların metabolizması, oksijenle soluyanlardan daha etkili olacaktır; bu da onları daha gelişmiş yapacaktır.Fakat şimdiye kadar florlu atmosfere sahip bir gök cismi saptanmamıştır.O halde bizden daha gelişmiş canlı, bugünkü bilgilerimizin ışığı altında, yalnız zaman bakımından olur.

Diğer gök cisimlerinde bulunabilecek canlıların genetik kodu, uzak bir olasılıkla da olsa, karbon, hidrojen, oksijen ve azottan başka bir maddeyle de oluşmuş olabilir.

Yukarıda anlatılmaya çalışılan tüm olaylar şöyle sıralanabilir;
1. Çevrenin fiziksel etkisiyle organikmaddeler oluşmuştur,
2. İç düzenlemeler ile daha komplex (karmaşık) maddeler, dolayısıyla çekirdek asitleri ve enzimler; sonunda kendi kendine çoğalabilen serbest gen sistemleri ortaya çıkmıştır,
3. Bu serbest genler birbirlerine eklenerek ya da mutasyona uğrayarak bugünkü bakterilere, belki viruslere benzer adrıbeslek (kendi besinini yapamayan) canlıları yapmıştır,
4. Mutasyonların birikmesiyle adrıbeslek canlılardan kendibeslek (kendi besinini kendisi yapabilen) canlılar oluşmuştur.Bu yaklaşımın çeşitli kısımları deneysel olarak kanıtlanmakla beraber, birçok kısmı hala tartışmaya açıktır.

RİBOZOM'UN EVRİMİ
Çekirdekten gelen emirlere göre, protein sentezlenmesinin yapıldığı yerlerdir.
Kural olarak evrensel yapıya sahiptirler.Her canlının kalıtsal kodunu, hatta yapay kodları okuyabilirler.Uygun ortamlarda, canlı hücrelerin içinde olmasalar da protein sentezleyebilirler.Bunların da bir çeşit simbiyont olarak hücreye dışarıdan girdikleri tahmin edilmektedir.


Hacettepe Universitesi Fen Fakultesi Biyoloji Bolumu Prof Dr. Ali DEMİRSOY Yaşamın Temel Kuralları Cilt I /Kısım I /Sayfa: 572

SUDAN KARAYA ÇIKIŞ

7/9/2008 07:40

Canlıların sudan karaya çıkışı, zamanımızdan yaklaşık 500 milyon yıl önce gerçekleşmiştir.Canlıların bir kısmı, artık , oluştukları ortamı terk edebilecek özellikleri kazanmaya başlamıştı ( bugün de uzaya çıkma çabaları ile serbest yaşadığımız ortam terkedilmeye çalışılmaktadır) .Yeni ortam geçiş, yararlarının yanısıra birçok tehlikeyi de beraberinde getirmekteydi.Bunlardan en önemlileri şunlardı:


Ağırlığın Taşınması : Tüm canlılarda protoplazmanın özgülağırlığı birden biraz fazladır.;büyük bir olasılıkla canlılığın oluştuğu ilkin denizin özgül ağırlığına eşittir.Karada ve denizde yaşayan canlıların özgülağırlığı, deniz suyunun özgülağırlığına hemen hemen eşit olduğu için, denizde yaşayan canlılar ağırlık duyusunu alan almaçlara sahip değildir.Bazılarında özgül ağırlığın denkleştirilmesi için yüzme kesesi gibi özel yapılar gelişmiştir.Bu nedenle suda yaşayan canlılar ağırlıklarının taşınması için enerji harcamazlar.Halbuki karada yaşayan canlılar enerjilerinin büyük bir kısmını, vücutlarını taşımak için kullanırlar ( bu oran solucanlarda, salyangozlarda ve yılanlarda ; harcadıkları tüm enerjinin % 40 ‘ına ulaşır.) . Karada ,vücudun taşınabilmesi için iskelet kemiklerinin bağlantılarında gelişmeler, özellikle ön ve arka üye kemiklerinin omurgaya bağlantılarında görülür.

Suyun Kullanımı : Karasal ortamda, su, çoğunluk zor sağlanabildiğinden , idareli kullanılabilmesi için özellikle boşaltım organlarında birçok yeni gelişmeler ortaya çıkmıştır.Suda yaşayanlar, artık maddeleri, genellikle amonyak halinde, bekletmeden (canlılar için zararlı olduğundan) bol suylabirlikte dışarı atarlar.Çünkü su sıkıntıları yoktur.Karaya geçen canlılar su artırımı yapabilmek için , ilk olarak amonyağı, vücut için zehirsiz olan üreye çevirirler ve zaman zaman bir miktar suyla birlikte dışarıya atarlar.Bu üreli su artırımı sabit sıcaklı hayvanların böbreğinde en yüksek düzeyine ulaşır.Çöl hayvanlarının bir kısmında su artırımının çok daha etkin bir şekilde yapılması, azotlu artık maddelerin suda erimeyen ürik aside çevrilmesiyle yapılır.Keza kuşlarda uçarken ağırlığa neden olacağı için fazla suyu vücutlarında taşıyamazlar; bu nedenle onlarda aazotlu artıkları ürik asit şeklinde atarlar.Başkalaşım (metamorfoz) yaparak su yaşamından kara yaşamına geçen kurbağa gibi canlılar, larva evrelerinde azotlu artık maddeleri amonyak ,ergin evrelerinde üre olarak atarlar.

Solunumdaki değişiklikler : Suyun içinde erimiş oksijene uyum yapmış olan canlılar, yeni ortamda oksijeni gaz olarak almak zorunda kalmışlardır.Solunumu yürütecek vücut yüzeylerinin (kılcaldamarların) oksijen ve karbondioksit alış-verişini sağlayabilmesi için hemen hemen doğrudan doğruya dış ortamla temasta olması (ince bir zarla ayrılırlar) ve sürekli nemli olması gerekir.

Su içerisinde solunum, püskül ya da tarak şeklinde dışarıya çıkıntı yapan yüzeylerle ya da dışarıyla ilişkili olan ve sürekli su akıntısıyla desteklenen odacıklarla yapılır.Karaya çıkan hayvanlarda su yitirilmesini önlemek, solunum yüzeyinin nemli kalmasını sağlamak ve korumak için , solunum organı vücudun içerisine çekilmiştir.Böcekler ve diğer önemli eklembacaklılar daha başka bir yol izleyerek trakeleri meydana getirmiştir.Bunlarda, oksijen, borucuklarla vücut hürelerine ayrı ayrı iletilir.Solunumun daha etkili bir duruma geçebilmesi için zamanla yardımcı birçok yapı gelişmiş ve solunum yüzeyi kıvrımlarla büyütülmüştür.

Derinin Oluşumu ve Isının korunması: Su yitirilmesini önlemek için vücut örtüsünde değişiklikler meydana gelmiştir.Genellikle buharlaşmayı önlemek için kalınlaşmalar ve hücreler arasında daralmalar görülür.Sabit sıcaklık meydana geldikten sonra , vücudun sıcaklığının korunması için post oluşumu ortaya çıkmıştır.Sularda sıcaklık çok az değiştiğinden (derin yerlerde +4°C’den aşağıya düşmez) , etkili bir sıcaklık düzenlenmesi ve korunması yoktur.Tüm bu değişmelerin yanı sıra, birçok diğer yapısal ve fizyolojik değişiklikler de ayrıca ortaya çıkar.

SUDAN KARAYA ÇIKAN İLK CANLILAR
Büyük bir olasılıkla bataklık ya da zaman zaman kuruyan bölgelerde yaşayan bazı canlı grupları, özellikle eklembacaklılar ce omurgalılar, birbirlerine bağımlı olmadan ilk defa karaya geçişi gerçekleştirmişlerdir.Çünki yarı sulu ortamlardaki bazı canlılarda , atmosferle temasa geçtiğinde zarar görmeyecek ve bazı işlevleri atmosferde yürütebilecek organlar ve yapılar doğal seçilimle, zaten önceden, gelişmişti (Preadaptasyon=Önuyum),Buna en tipik örnek bugün dahi yaşayan Periophthalmus denen bir balıktır.Bu balık başının şekli, yüzgeçlerinin yapısı, deri solunumu yapması, döllenmelerinin vücut içinde oluşu karaya geçişte öncülük etmiş bir atadan gelebilir.Çünkü en yakın akrabaları hala denizlerde yaşar.Gelişimlerinin ilk evrelerini denizlerde geçirirler.Bir zaman sonra, tiroit bezlerininetkisiyle kara yaşamına geçerler.Denizdeki akrabalarına da tiroit bezi yedirilirse, kara yaşamına uyum yapabilirler.

Hacettepe Universitesi Fen Fakultesi Biyoloji Bolumu Prof Dr. Ali DEMİRSOY Yaşamın Temel Kuralları Cilt I /Kısım I /Sayfa: 586

ORGANİK EVRİMİN ANA İLKELERİ

7/9/2008 07:39

Kara ve su ortamında, koşulları birbirinden farklı düşünülebilecek her yer , büyüklüğü , şekli, organizasyon derecesi, gelişmesi, davranışı , üremesi, besini , besin alma şekli , parazitleri , avları ,avcıları vs.'si değişik bir çok canlı tarafından işgal edilmiştir.Bu canlıların nasıl meydana geldiklerini, yaşadıkları ortama yapısal olarak nasıl uyum yapabildiklerini, aralarındaki benzerliklerin ve farkların derecesine göre akrabalıklarını, bununla ilşkin olarak ; tür, cins, familya , takım, sınıf, şube ... gibi sistematik sıralanmanın nasıl yapılabileceğini açıklamak biyoloji'nin temel sorunlarından biridir.Canlıların bugündeki ve geçmişteki yapılarını karşılaştırmalı olarak inceleyerek, onların fiziki, fizyolojik ve biyokimyasal benzerliklerini ve farklılıklarını ortaya koymak suretiyle, belirli genelleştirmelere gidilmesi organik evrimin çalışma alanını oluşturur.

Organik evrimsel olayları, kalıtımın ana ilkeleri çerçevesinde ve zaman süreci ( genellikle jeolojik zaman süreci ) içerisinde incelemek zorunludur.Çünkü organik evrimdeki ana sorunlardan biri, bir canlı türünün ya da grubunun, yeni koşullara zaman süreci içerisinde nasıl uym yaptığının açıklanmasıdır.Yapısal benzerliklerin ve farkların değişimi ancak zaman süreci içerisinde incelenmekle değerlendirilebilir.

Organik evrim konusunda ana ilkelerin açığa çıkarılması ve öğretilmesi toplumların düşünce sistemindebüyük yansımalara neden olduğu ve olacağı için, sadece doğanın temel yasalarını açıklamaya dönük olan böyle bir bilimsel alan, ne yazık ki , belirli çevrelerde tehlikeli bir gelişim olarak değerlendirilmektedir.Çünki evrim kavramı, zaman süreci içerisinde bir değişmeyi açıklar;sonsuzluk ve değişmemezlik evrimin ilkelerine aykırıdır.Dolayısıyla evrim kavramı, dogmatik düşünceye, yani herşeyin olduğu gibi benimsenmesine izin vermeyen bir bilim dalıdır.Bu ise , belirli koşullara ve düşüncelere , olduğu gibi, yüzyıllardır, düşünmeden uymuş toplumları; keza bunun yanısıra toplumların bu uyumundan çıkarları için yeterince yararlanan çevreleri rahatsız etmiştir ve etmektedir.Evrim kavramının kendisi de sabit değildir, zaman süreci içerisinde yeni bilimsel çalışmaların ışığı altında değişmek zorundadır.Çünki kendini zaman süreci içerisinde değiştirmeyen, yeni bilgilerin ve gelişimlerin etkisi altında yenileyemeyen her şey ve her kavram yok olmak zorundadır.Bu yasa tüm canlılar ve kavramlar için geçerli görünmektedir.

Evrim kavramı özünde üç alt kavramı içine alır.

1) Anorganik Evrim : Cansızların değişimini inceler ; özellikle evrenin oluşumundan , canlıların temel maddelerini oluşturan cansız maddelerin oluşumuna kadar ortaya çıkan olayları kapsar.
2) Organik Evrim ; Canlıların değişimini inceler.
3) Sosyal Evrim ;Toplumların değişimini inceler.Biyoloji bilimi özellikle organik evrimi kapsar.

Organik evrim bugünde devam etmektedir; hatta bugün tarihin birçok evrelerinkinden daha çok olmaktadır.Son birkaç yüzbin senede yüzlerce yeni bitki ve hayvan türü meydana gelirken , yüzlercesi de yeni tür oluşumları için ayrılmaya başlamıştır.fakat bu ayrışma ve türleşme , o kadar yavaş yürümektedir ki, gözlemek yalnız tarihsel belgelerin biraraya getirilmeleriyle ve karşılaştırmalarıyla mümkün olacaktır.

Biyolojik evrimin oluştuğuna ilişkin kanıtlayıcı tipik örnek, 15.yy'ın başlarında Madeira yakınında, Porta Santo denen küçük bir adaya bırakılan tavşanlarda gözlenmiştir.Tavşanlar, Avrupa'dan getirilmişti.Adada diğer bir tavşan türü ve getirilen tavşanların düşmanları olmadığı için getirilen tavşanlar anormal derecede çoğaldılar ve sonuçta , 400 yıl sonra, Avrupa'daki anaçlarından tamamen farklı yapılar kazandılar.Öyleki büyüklükleri, Avrupa'dakilerinin yarısı kadar oldu ; renklenmeleri tamamen değişti ve daha gececi hayvanlar oldular.En önemlisi, atalarıyla biraraya geldiklerinde yeni bir döl meydana getiremiyorlardı.Yani yeni bir tür özelliği kazanmıştılar.

Canlılar arasındaki benzerliklerin ve farklılıkların nasıl ortaya çıktığı , bilimsel olarak, ilk defa, CHARLES DARWİN 'in gözlemleriyle gün ışığına geldiği ve açıklandığı için , evrim kuramı ile Darwin'in ismi ve kişiliği özdeşleştirilerek Darwinizm denmiştir.

Hacettepe Universitesi Fen Fakultesi Biyoloji Bolumu Prof Dr. Ali DEMİRSOY Yaşamın Temel Kuralları Cilt I /Kısım I /Sayfa: 544

DOĞAL SEÇİLİM KURAMININ ANA HATLARI

7/9/2008 07:37

DOĞAL SEÇİLİM
Bir populasyon, kalıtsal yapısı farklı olan birçok bireyden oluşur.Ayrıca meydana gelen mutasyonlarla,populasyonlardaki gen havuzuna yeni özellikler verilebilecek genler aktarılır.Bunun yanısıra mayoz sırasında oluşan krossing-overler ve rekombinasyonlar,yeni özellikler taşıyan bireylerin ortaya çıkmasını sağlar.İşte bu bireylerin taşıdıkları yeni özellikler ( yani genler ) nedeniyle , çevre koşullarına daha iyi uyum yapabilme yeteneği kazanmaları, onların, doğal seçilimden kurtulma organlarını verir.Yalnız çevre koşulları her yerde ve her zaman ( özellikle jeolojik devirleri düşünürsek ) aynı değildir.Bunun anlamı ise şudur: belirli özellikleri taşıyan bireyler, bilirli çevre koşullarına sahip herhangi bir ortamda, en başarılı tipleri oluşturmalarına karşın, birinci ortamdakilerin farklı çevre koşulları gösteren başka bir ortamda, ya da zamanla çevre koşullarının değiştiği bulundukları ortamda , uyum yeteneklerini ya tamamen ya da kısmen yitirirler.Bu ise onların yaşamsal işlevlerinde güçlüklere ( döllenmelerinde, embriyonik gelişmelerinde,erginliğe kadar ulaşmalarında,üremelerindei besin bulmalarında, korunmalarında...v.s...)neden olur.Böylece erginliğe ulaşanlarının , ulaşsalar dahi fazla miktarda yavru verenlerinin, verseler dahi bu yavrularınhayatta kalanlarının sayısında büyük bir azalma görülür.Bu çevre koşulları belirli bir süre ( genellikle uzun bir süre) etkilerin sürdürürse, belirli özelliklere (gen yapısına) sahip bireyler devamlı ayıklanacak ve taşıdıkları genlerin gen havuzundan eksilmesiyle, gen frekanslarında değişmeler ortaya çıkacaktır.Bu seçilim, çoğunluk döller boyunca sürer.Bir zaman sonra da bu gen bileşimindeki bireyler topluluğu tamamen ortadan kalkmış olur ( jeolojik devirlerdeki birçok canlının çevre koşulları nedeniyle soyunun tükendiğini anımsayınız.) Buna karşın, başlangıçtaki populasyonlarda bu çevre koşullarına uyum yapabilecek özelliklere ( gen bileşimlerine ) sahip bireyler korunduğu için ve dolayısıyla taşıdıkları genlerin frekansı gen havuzunda sürekli artar.Böylece, bir zaman sonra, yeni mutasyonların ve rekombinasyonların meydana gelip, uygun olanlarının ayıklanmasıyla da, başlangıçtaki populasyona benzemeyen, tamamen ya da kısmen değişmiş populasyonlar ortaya çıkar.

Burada dikkat edilecek husus, bireylerin hayatta kalmalarının yalnız başına evrimsel olarak birşey ifade etmemesidir.Eğer taşıdıkları genler, gelecek döllerebaşarılı bir şekilde aktarılmıyorsa, diğer tüm özellikleri bakımından başarılı olsalarda, evrimsel olarak bu niteliklere sahip bireyler başarısız sayılırlar.Örneğin,kusursuz fiziksel bir yapıya sahip herhangi bir erkek, kısırsa ya da çiftleşme için yeterli değilse, ölümüyle birlikte taşıdığı genler de ortadan kalkar ve evrimsel gelişmeye hiç bir katkısı olmaz.Ya da güçlü ve sağlıklı bir dişi, yavrularına bakmaiçgüdüsünden yoksun ise ya da yumurta meydana getirme gücü az ise, populasyonda önemli bir gen frekansı değişikliğine neden olamayacağı için, evrimsel olarak başarılı nitelendirilemez.Demek ki ; doğal seçilimde başarılı olabilmek için , çevre koşullarına diğerlerinden daha iyi uym yapmanın yanı sıra , daha fazla sayıda yumurta ya da yavru meydana getirmek gerekir.

DOĞAL SEÇİLİM KURAMININ ANA HATLARI
Bu kuram ana hatlarıyla iki gerçeği, üç varsayımı ortaya çıkartmıştır.

1)Tüm canlılar, ortamdaki sayılarını koruyacak matematiksel oranların üzerinde çoğalma eğilimindedir.Elemine edilen bireylerle bu fazlalık azaltılır ve populasyonların dengede kalması sağlanır.Doğal koşullar sabit kaldıkça bu denge korunur.

2)Bir türe ait populasyondaki bireylerin kalıtsal özelliği birbirinden farklıdır.Yani canlı populasyonlarının hepsi varyasyon gösterir.Darwin ve Wallace , bunun nedenini tam anlayamadılar ve varyasyonların canlıların iç özelliği olduğunu varsaydılar.Bugün bu varyasyonların mutasyonlarla olduğu bilinmektedir.

Varsayımlar;
1) Ayakta kalan bireylerin sayısı, başlangıçta meydana gelenlerden çok daha az olduğuna göre, ayakta kalabilmek için canlılar arasında karşılıklı besin, yer vs. için , savaşım, ayrıca sıcaklık , soğukluk , nem vs. gibi doğal koşullara karşı bir mücadele vardır.Bu savaşım ve mücadele bir ölüm kalım kavgasıdır.Gerek besin ve yer gereksinmesi aynı olan canlı türleri arasında ve gerekse normalden daha fazla sayıda bireyle temsil edilen populasyonlardaki aynı türe bağlı bireyler arasında, yani doymuş populasyonlarda bir yaşam kavgası vardır.Bu görüş ilk defa Malthus tarafından ortaya atılmıştır."YAŞAMAK İÇİN SAVAŞ "

2)İyi uyum yapacak özellikleri (=varyasyonları) taşıyan bireyler, yaşam kavgasında, bu özellikleri taşımayan bireylere karşı daha etkili bir savaşım gücü göstereceğinden , ayakta kalır, gösteremeyenler ise yok olur.Böylece bulunduğu bireye o koşullara en iyi uyum yapabilecek yeteneği veren özellikler, gelecek döllere kalıtılmış olur.Bu varsayımın anahtar cümleciği "BİYOLOJİK OLARAK EN İYİ UYUM YAPAN AYAKTA KALIR "

3) Bir bölgedeki koşullar diğerlerinden farklı olduğundan, özelliklerin seçimi de her bölgede, koşullara göre farklı olur.Çevrede meydana gelecek yeni değişiklikler, tekrar yeni uyumların meydana gelmesini sağlar.Birçok döl boyunca meydana gelecek bu tip uyumlar, daha doğrusu doğal seçilim, bir zaman sonra, atasından tamamen değişik yeni bireyler topluluğunun ortaya çıkmasını sağlar "UYUMSAL AÇILIM " Farklılaşmanın derecesi , eskiyle yeni populasyondaki bireyler bir araya getirildiğinde çiftleşemeyecek, çiftleşse dahi verimli döller meydana getiremeyecek düzeye ulaşmışsa, artık bu iki populasyon iki farklı tür olarak değerlendirilir.Bir ata populasyondakibir kısım bireyler, taşıdıkları varyasyon yetenekleriyle herhangi yeni bir ortama uyum yaparken, diğerleri de taşıdıkları farklı varyasyonlar nedeniyle daha değişik bir ortama uyum yapabilir.Böylece uyumsal açılım ortaya çıkar.Bununla beraber bitkiler ve hayvanlar, yaşam kavgasında , bulunduğu koşullarda, yararı ya da zararı olmayan diğer birçok varyasyonu da meydana getirebilir ve onları daha sonraki döllere aktarabilir.(Nötral Mutasyonlar)

Darwin'in kuramı o kadar akla yatkın ve o kadar kuvvetli kanıtlarla desteklendi ki birçok biyolog onu hemen kabul etti.Daha önceki varsayımlar, yararsız organların ve yapıların neden meydana geldiğini bir türlü açılığa kavuşturamamıştı.Bugün türler arasında görülen birçok farkın, yaşam savaşında hiçte önemli olmadığı bilinmektedir.Fakat bu küçük farkları meydana getiren genlerdeki herhangi bir değişiklik, yaşam savaşında büyük değerler taşıyan fizyolojik ve yapısal değişikliklerin meydana gelmesine neden olabilir.Uyumsal etkinliği olmayan birçok özelliği meydana getiren genler, kromozomlar içinde yaşamsal öneme sahip özellikleri meydana getiren günlerde bağlantı halinde olabilir.Bu durumda bu varyasyonlar elenmeden gelecek döllere aktarılabilir.Bu uymsal etkinliği olmayan genler , bir populasyon içerisinde gelecekteki değişikliklerdekullanılmak üzere, ya da genetiksel sürüklenmelerde kullanılmak üzere fikse edilmiş olarak bulunur.

EVRİMİN DÜZENEKLERİ
"En iyi uyum yapan ayakta kalır"

"En iyi uyum yapan ayakta kalır" sözcükleri Darwin-Wallace kuramının anahtarıdır.Fakat besin,yer,su,güneş için bireyler arasındaki savaşımın ,zannedildiği gibi büyük evrimsel güç olmadığı ,buna karşın döller boyunca sürekli olan populasyonların evrimsel değişme için önemli olduğu daha sonra anlaşıldı.Bu durumda evrimsel değişimlerin birimi bireyler değil populasyonlardır.

DOĞAL SEÇİLİM Bir populasyon,kalıtsal yapısı farklı olan birçok bireyden oluşur.Ayrıca,meydana gelen mutasyonlarla,populasyonlardaki gen havuzuna yeni özellikler verebilecek genler eklenir. Bunun yanısıra mayoz hücre bölünmesinde oluşan krossing-over,sıçrayan genler,rekombi nasyonlar yeni özellikler taşıyan bireylerin ortaya çıkmasını sağlar.İşte bu bireylerin taşıdıkları yeni özellikler nedeniyle ,çevre koşullarına daha iyi uyum yapabilme yeteneği kazanmaları ,onların,doğal seçilimden kurtulma oranlarını verir.Seçilim uzun döller boyunca sürünce seçilen bireylerin genlerinin frekansı artacaktır.Böylece bir zaman sonra yeni mutasyonların ve rekombinasyonların meydana gelip ,uygun olanlarının ayıklanmasıyla da,başlangıçtaki populasyona benzemeyen,tamamen ya da kısmen değişmiş populasyonlar ortaya çıkar.



Dengelenmiş seçilim : Eğer bir populayon çevre koşulları bakımından uzun süreli den geli olan bir ortamda bulunuyorsa,çok etkili kararlı ve dengeli bir gen havuzu oluşur.Böylece dengeli seçilim,var olan gen havuzunun yapısını devam ettirir ve meydana gelebilecek sapmalardan korur.Örneğin,keseliayılar(opossum)60 milyon,akrepler 350 milyon yıldan beri gen havuzlarını hemen hemen sabit tutmuşlardır.Dengeli seçilimde ,üstteki ve alttaki değerleri taşıyan bireyler sürekli elendiği için ,populasyon dengedeymiş gibi gözükür.Örneğin ,bebeklerde kafatasının ,dolayısıyla beynin ve keza vücüdun büyüklüğü dengeli seçilimin etkisialtındadır.Belirli bir kafatası ve vücut büyüklüğünün üstünde olanlar doğum sırasında annenin çatı kemiğinden geçemedikleri için elenirler,çok küçük olanları da uyum yeteneklerini yitirdikleri için elenirler.Böylece,örneğin bebeklerde beyin ve vücut büyüklüğü belirli sınırların içinde kalır.

Dallanan Seçilim : Dengeli seçilimin tersi olan bir durumu açıklar.Bir populasyonda farklı özellikli bireylerin ya da grupların her biri,farklı çevre koşulları nedeniyle ayrı ayrı korunabilir.Böylece aynı kökten,bir zaman sonra,iki ya da daha fazla sayıda birbirinden farklılaşmış canlı grubu oluşur.(ırk-alttür-tür).Özellikle bir populasyon çok geniş bir alana yayılmışsa ve yayıldığı alanda değişik çevre koşullarını içeren bir çok yaşam ortamı(niş) varsa,yaşam ortamlarındaki çevre koşulları,kendi doğal seçilimlerini ayrı ayrı göstereceği için,bir zaman sonra birbirinden belirli ölçülerde farklılaşmış kümeler,daha sonra da türler ortaya çıkacaktır.Bu şekildeki bir seçilim "Uyumsal Açılımı" meydana getirecektir.

Yönlendirilmiş Seçilim : Doğal seçilimin en iyi bilinen ve en yaygın şeklidir.Özel koşulları olan bir çevreye uzun bir süre içerisinde uyum yapan canlılarda görülür.Genellikle çevre koşullarının büyük ölçüde değişmesiyle ya da koşulları farklı olan bir çevreye göçle ortaya çıkar.Populasyonlardaki özellikler bireylerin o çevrenin koşullarına uyum yapabileceği şekilde seçilir.Örneğin nemli bir çevre gittikçe kuraklaşıyorsa ,doğal seçilim ,en az su kullanarak yaşamını sürdüren canlıların yararına olacaktır.Populasyondaki bireylerin bir kısmı daha önce mutasyonlarla bu özelliği kazanmışlarsa ,bu bireylerin daha fazla yaşamaları,daha çok döl vermeleri,yani genlerini daha büyük ölçüde populasyonun gen havuzuna sokmaları sağlanır.Bu arada ilgili özelliği saptayan genlerde meydana gelebilecek mutasyonlardan,yeni koşullara daha iyi uyum sağlayabilecekler de seçileceğinden ,canlının belirli bir özelliğe doğru yönlendirildiği görülür."Yönlendirilmiş Yaratıcılk"

Hacettepe Universitesi Fen Fakultesi Biyoloji Bolumu Prof Dr. Ali DEMİRSOY Yaşamın Temel Kuralları Cilt I /Kısım I /Sayfa: 551-599


Önceki Sayfa | Sayfa 1 / 2 | Sonraki Sayfa

Ücretsiz Blog